başka birşey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
başka birşey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Tem 2011
22 Nis 2011
20 Nis 2010
Kemal Tahir
Çok değil iki kitabını okudum henüz Kemal Tahir'in. Adının çağrıştırdıkları arasında olumlu şeyler olmasaydı da bu denli sever miydim; evet kesinkes severdim, çünkü sevgim okuduklarıma dair, hissederek; coşkuyla, hırsla, neşeyle, ayıplamayla ve düşünerek okuduklarıma dair.*
Yol Ayrımı'nı yeni okuyup bitirdim. Esir Şehir Üçlemesi'nin son kitabıymış, ama ilk ikisini okumadım. Oysa şimdi bütün Kemal Tahir eserlerini okumak istiyorum. Öylesine güzel. Çünkü bu kitapta hem insanın insan olarak, medeni olarak varolması, arkadaşlık ilişkileri, iyi kötü eleştirisi, hem politika ve sosyoloji hem de çok partili sisteme geçişin ilk denemesi ve o dönemim tarihi var. Hatta aşk bile var.
Kemal Tahir'in hemen bütün baş karakterleri iyi insanlar; çok akıllı ya da kesinkes iyi değil hepsi ama onlar bile genelde kötülüğü planlayıp yapan insanlar değil, kötülükleri farkına varmamaktan, düşünmemekten ileri geliyor. Ama en baş karakterler, ya da süregelen ve hep söz verilen, öne çıkan karakterler müthiş aklı başında, çoğunlukla yerinde, mantıklı ve olaylara farklı yönlerden bakarak eleştiriler yapan, çok yönden bakmaya çalışan, kendinden başkalarını da düşünen ve doğma büyüme saf oldukları için değil de bu başkalarını düşünmeleri ile iyi olan insanlar.
Sonra 1930'lardaki birçok olgunun nasıl şimdi de aynı olduğu, o zamanki siyasi ve devlet yapılanmalarının nasıl aslında aynı olduğunu görüyor insan. Belki bir kısmını abartmıştır, elbet yanlı yazmıştır ama o vakit de günümüzde ülkemizdeki işler bir insanın 1950lerde görüp düşündüğü gibi işliyor demektir.
Demem o ki, biri de buraya gelip, benim yazdıklarıma dayaranak, ettiğim sözleri kaale alınacak bulursa, Kemal Tahir okusun.**
*Yerli edebiyatta bunu bir Oğuz Atay kitaplarında hissettim, bir de İçimizdeki Şeytan'da. Bir de Aylak Adam'da belki.
**Padişah fermanı gibi durdu "demem o ki" diye başlayıp emir kipiyle bitirince, ironiye bak.
Yol Ayrımı'nı yeni okuyup bitirdim. Esir Şehir Üçlemesi'nin son kitabıymış, ama ilk ikisini okumadım. Oysa şimdi bütün Kemal Tahir eserlerini okumak istiyorum. Öylesine güzel. Çünkü bu kitapta hem insanın insan olarak, medeni olarak varolması, arkadaşlık ilişkileri, iyi kötü eleştirisi, hem politika ve sosyoloji hem de çok partili sisteme geçişin ilk denemesi ve o dönemim tarihi var. Hatta aşk bile var.
Kemal Tahir'in hemen bütün baş karakterleri iyi insanlar; çok akıllı ya da kesinkes iyi değil hepsi ama onlar bile genelde kötülüğü planlayıp yapan insanlar değil, kötülükleri farkına varmamaktan, düşünmemekten ileri geliyor. Ama en baş karakterler, ya da süregelen ve hep söz verilen, öne çıkan karakterler müthiş aklı başında, çoğunlukla yerinde, mantıklı ve olaylara farklı yönlerden bakarak eleştiriler yapan, çok yönden bakmaya çalışan, kendinden başkalarını da düşünen ve doğma büyüme saf oldukları için değil de bu başkalarını düşünmeleri ile iyi olan insanlar.
Sonra 1930'lardaki birçok olgunun nasıl şimdi de aynı olduğu, o zamanki siyasi ve devlet yapılanmalarının nasıl aslında aynı olduğunu görüyor insan. Belki bir kısmını abartmıştır, elbet yanlı yazmıştır ama o vakit de günümüzde ülkemizdeki işler bir insanın 1950lerde görüp düşündüğü gibi işliyor demektir.
Demem o ki, biri de buraya gelip, benim yazdıklarıma dayaranak, ettiğim sözleri kaale alınacak bulursa, Kemal Tahir okusun.**
*Yerli edebiyatta bunu bir Oğuz Atay kitaplarında hissettim, bir de İçimizdeki Şeytan'da. Bir de Aylak Adam'da belki.
**Padişah fermanı gibi durdu "demem o ki" diye başlayıp emir kipiyle bitirince, ironiye bak.
Etiketler:
başka birşey,
dünya
12 Nis 2010
Ezel
Çalma çırpmaymış, hakkaten muhteşem karakter Ramiz dayının sözlerini çoğu da ya bir kitaptan ya bir şiirden ve onlara birkaç bölüm hariç referans verilmedi ama yine de öyle bir dizi ki bunlara rağmen bir neden bulup izlettiriyor kendini. Bir bahane, bir etik kıvırması buluyor insan diziyi izleyebilmek için. Hem bu bölümde alenen referans verildi sözlerin sahibine gibi mesela.
Bu iki hafta yayınlanmadı ya, son günlerde canımız çekti iyice, bünyemiz istedi resmen. İzleyinceye kadar rahat edemedik. İzledik daha da istedik. Ayrıca müzikleri de çok güzel.
Umarım bozmaz.
Bu iki hafta yayınlanmadı ya, son günlerde canımız çekti iyice, bünyemiz istedi resmen. İzleyinceye kadar rahat edemedik. İzledik daha da istedik. Ayrıca müzikleri de çok güzel.
Umarım bozmaz.
Etiketler:
başka birşey
8 Nis 2010
Schtolts demis ki
Kitapların altını çizmiyorum, sayfa yanlarına notlar almıyorum diye hiç bir yere not düşmeyecek değilim ya:
diye yazmış İvan Gonçarov.
Sonradan ek: Ve daha da önemlisi; "Ya şimdi, ya hiçbir zaman."
Daha henüz 1/3'ünü yeni bitirdim kitabın, o yüzden lütfen spoiler içeren yorumlar yazmayın;)
Oblomov: Madem ki para kazandıktan sonra köye gidip rahat etmeyeceksin, ne diye çalışıyorsun öyleyse?...Oblomov: Peki insan ne zaman yaşar öyleyse? Ne diye hayatımızı berbat etmeli?Ştolts: İşin kendisi için; başka birşey için değil. Çalışmak hiç değilse benim hayatımın gayesi, içi, dışı, her şeyidir. İşte sen hayatından çalışmayı attın; ne oldun sanki?...
diye yazmış İvan Gonçarov.
Sonradan ek: Ve daha da önemlisi; "Ya şimdi, ya hiçbir zaman."
Daha henüz 1/3'ünü yeni bitirdim kitabın, o yüzden lütfen spoiler içeren yorumlar yazmayın;)
Etiketler:
başka birşey,
dünya
10 Mar 2010
se se
Yazmak istiyorum. Hatta uzerinde kafa patlatmak agir kacsa da bayaga olgunlasan dusuncelerim de var. Her insan kendini bir bok saniyor ya; ama oyleyiz be; kendimize ozeliz en azindan. Ozellikle genellik arasindaki dengeyi koruduktan sonra; yani ustten bakmayla alttan bakma arasindakini, durumda sorun yok. Karmasik gorunen cumleler kuruyorum ki karizma yapayim. Neyse uzatmiyim, ne diyordum; hah:
- Insan elinde olmayani bilmiyor; varligindan haberdar olmadiginin yoklugunu cekmiyor. Icinde bulundugu durumun ne derece yoksun ya da tuhaf oldugunun farkinda olmuyor. Aslinda nasil bambaska olabilecegini dusunemiyor. Bu gormekle, tecrube etmekle yokolan bir durum. Yani ne kadar farkli sey gorursen o kadar farkinda oluyorsun olasiliklarin. Ne kadar cok tecrube edersen o kadar cok anliyorsun. Ve bir de, bunun kaymagi var; farkliliklari dusunmeyi yontem haline getirmek: "acaba bundan baska nasil olabilirdi?" sorusunu her durum icin akla getirmek.
- Empati de yarali insanda daha cokmus gibime geliyor. Tertemiz, yarasiz beresiz insanin empati yetenegi daha az, ustten bakmasi daha fazla oluyor sanki. Ya da yaralarini unutanlar, cok dibe itenler, farketmeyenlerin. Oysa yarali insan karsisindakinin yarasini da daha iyi anliyor; daha yumusak daha saygili daha iyi niyetli yaklasiyor. Yine de herkesi yaralamadan da empati kurdurmanin bir yolu olmali di mi? Henuz o kismi tam olgunlasmadi.
- Sonra bu ask mesk meselesi var. Talisman gecen yazidiginda dusunmustum. Cok eslilik meselesindeki sorun ask meskin birden fazla kisiye duyulamamasi degil bence; biricik olma durumunun olmamasi. Karsilikli durup biricikligimizi yansittigimizda varolusumuz bir guven bir rahatlik bir butunluk bir tamlik kazaniyor iste. Ask da elbet bununla butunlesik birsey aslinda (evet ucuncu cumlemi degilliyorum bir nevi). Bence -elbet.
Bu arada bu diyarlardan tasinma icin ilk adimlari attik; ev sahibine ve emlakciya haber verdik. Haftaya evi gormeye gelecekler; acayip temizlik yapmak gerek. Daha bir dolu is var ve aslinda daha dort ay falan burdayiz; yani bunlarla suan ugrasmak gerekmemeli sanki ama maalesef hersey icin en az 3 ay onceden iptal etmek istedigimizi bildirmek gerekiyor. O tamam da arada sunmese isler; yapilip bitse ne guzel olur. Neyse, o kadar da sorun degil.
Tez icin haber bekliyorum hocadan. Sonra o da simdilik cikacak aradan. Sonra rapor ve analizler var bitirmem gereken. Sonra makale -ya da once. Sonra konferanslar. O arada azicik gezme. Sonra belki tatil ve sonra da tasinma. Oyoy. Guzelmis:)
- Insan elinde olmayani bilmiyor; varligindan haberdar olmadiginin yoklugunu cekmiyor. Icinde bulundugu durumun ne derece yoksun ya da tuhaf oldugunun farkinda olmuyor. Aslinda nasil bambaska olabilecegini dusunemiyor. Bu gormekle, tecrube etmekle yokolan bir durum. Yani ne kadar farkli sey gorursen o kadar farkinda oluyorsun olasiliklarin. Ne kadar cok tecrube edersen o kadar cok anliyorsun. Ve bir de, bunun kaymagi var; farkliliklari dusunmeyi yontem haline getirmek: "acaba bundan baska nasil olabilirdi?" sorusunu her durum icin akla getirmek.
- Empati de yarali insanda daha cokmus gibime geliyor. Tertemiz, yarasiz beresiz insanin empati yetenegi daha az, ustten bakmasi daha fazla oluyor sanki. Ya da yaralarini unutanlar, cok dibe itenler, farketmeyenlerin. Oysa yarali insan karsisindakinin yarasini da daha iyi anliyor; daha yumusak daha saygili daha iyi niyetli yaklasiyor. Yine de herkesi yaralamadan da empati kurdurmanin bir yolu olmali di mi? Henuz o kismi tam olgunlasmadi.
- Sonra bu ask mesk meselesi var. Talisman gecen yazidiginda dusunmustum. Cok eslilik meselesindeki sorun ask meskin birden fazla kisiye duyulamamasi degil bence; biricik olma durumunun olmamasi. Karsilikli durup biricikligimizi yansittigimizda varolusumuz bir guven bir rahatlik bir butunluk bir tamlik kazaniyor iste. Ask da elbet bununla butunlesik birsey aslinda (evet ucuncu cumlemi degilliyorum bir nevi). Bence -elbet.
Bu arada bu diyarlardan tasinma icin ilk adimlari attik; ev sahibine ve emlakciya haber verdik. Haftaya evi gormeye gelecekler; acayip temizlik yapmak gerek. Daha bir dolu is var ve aslinda daha dort ay falan burdayiz; yani bunlarla suan ugrasmak gerekmemeli sanki ama maalesef hersey icin en az 3 ay onceden iptal etmek istedigimizi bildirmek gerekiyor. O tamam da arada sunmese isler; yapilip bitse ne guzel olur. Neyse, o kadar da sorun degil.
Tez icin haber bekliyorum hocadan. Sonra o da simdilik cikacak aradan. Sonra rapor ve analizler var bitirmem gereken. Sonra makale -ya da once. Sonra konferanslar. O arada azicik gezme. Sonra belki tatil ve sonra da tasinma. Oyoy. Guzelmis:)
Etiketler:
başka birşey
24 Şub 2010
bir carsamba
Madem anlatma kararı aldım, anlatayım; en azından kendim durup düşündüğümde ileride 'yaa benim günlerim nasıl geçmiş, elle tutulur birşey düşünmemiş, hissetmemiş, yapmamış mıyım' falan demem. Bu aralar mesela, akşamları ne kadar rutin olsa da, Madagaskar Penguenleri TV dizisinde bölümler seyredip eğlenirken sürekli kıkırdıyoruz. Kıkırdıyan, utangaç komik oynak zıplak aşıklarız biz. Hakkaten evdeki hallerimiz çok komik. Gerçi hep komikti ama bugünlerde hemen hep böyleyiz. Bir de dilimize takılan şeyler oluyor; şu son aylarda mesela Ice Age 2'de geçen 'she completes you' (seni tamamlıyor) cümlesini 'you complete me' şeklinde aynı el hareketini beraber yaparak söylüyoruz, aynı Sid'in tonlaması ve edasıyla. Sonra aşkı neden sevdiğim merak edilmesin. Bunlar bile yeter.
Cuma akşamına bir gözlem önerisi yetiştirmem gerekiyor. Katılmasını teklif ettiğim insanlardan doğrudürüst bir katkı gelmiş değil. Herşey benim üstümde yani. Neyse bakalım. Sonuçta ucunda kötü birşey yok; kabul olmazsa olmaz ama hem olsa çok iyi olur, hem de bu kadar çaba ve zaman boşa gitmez. Bir de geçenlerde eski patronum/hocam 'dışlandığını düşünme, görev dağıtımı yapabilirsin' vs şeklinde bıkbıklıyordu. Lafa gelince iyi hoş ama icraat yok.
Bir de görüşmeye gittiğim teknik ve araştırma karma pozisyonu teklif etmişlerdi; dün onu kabul ettim. Şimdi taşınma, yeni yer, yeni ülke, yeni insanlar düşüncesi çarptı beni biraz. Her ne kadar burada kalsak da daha önce olduğu gibi yine bir-iki yıl içinde şuanki arkadaşlarımızın hepsi başka yerlere gidecek olsa da yepyeni bir yere gidiyor olma hissi korkutuyor beni biraz. En azından dilini biliyoruz. Gerçi dilini bilmek belki sosyal hayata çok karışmama bahanesini de elimizden alacak ama bunun sonucunun kötü olacağını düşünmüyorum. Kaldı ki sevkilim söyledi zaten bu konuda en doğrusunu; burada da iki kişi yaşamıyor muyuz zaten evimizde; orada da aynısı olacak işte şeklinde.
İyi olacak iyi olacak, inanıyorum. Evet.
Cuma akşamına bir gözlem önerisi yetiştirmem gerekiyor. Katılmasını teklif ettiğim insanlardan doğrudürüst bir katkı gelmiş değil. Herşey benim üstümde yani. Neyse bakalım. Sonuçta ucunda kötü birşey yok; kabul olmazsa olmaz ama hem olsa çok iyi olur, hem de bu kadar çaba ve zaman boşa gitmez. Bir de geçenlerde eski patronum/hocam 'dışlandığını düşünme, görev dağıtımı yapabilirsin' vs şeklinde bıkbıklıyordu. Lafa gelince iyi hoş ama icraat yok.
Bir de görüşmeye gittiğim teknik ve araştırma karma pozisyonu teklif etmişlerdi; dün onu kabul ettim. Şimdi taşınma, yeni yer, yeni ülke, yeni insanlar düşüncesi çarptı beni biraz. Her ne kadar burada kalsak da daha önce olduğu gibi yine bir-iki yıl içinde şuanki arkadaşlarımızın hepsi başka yerlere gidecek olsa da yepyeni bir yere gidiyor olma hissi korkutuyor beni biraz. En azından dilini biliyoruz. Gerçi dilini bilmek belki sosyal hayata çok karışmama bahanesini de elimizden alacak ama bunun sonucunun kötü olacağını düşünmüyorum. Kaldı ki sevkilim söyledi zaten bu konuda en doğrusunu; burada da iki kişi yaşamıyor muyuz zaten evimizde; orada da aynısı olacak işte şeklinde.
İyi olacak iyi olacak, inanıyorum. Evet.
Etiketler:
aşk,
başka birşey,
bensel
2 Eki 2009
dogala ovgu ve zeka
Gecenlerde gazetede okumus, buraya da baglantisini koymustum hani bir yazinin. Diyor ki:
... zeki olarak mimlendiği için, başarısız olursa aptal görüneceğini düşünüyor. Bu sebeple de kendisini başarısızlığa uğratacak ve dolayısıyla kendisini aptal gösterecek işlerden kaçıyor.
...
Zekası övülen çocuklarda şöyle bir şey daha görülüyor. Genelde daha az disiplinli oluyor. “Nasıl olsa zekiyim” sendromunun kurbanı oluyorlar.
Zeki olarak mimlenen çocuklar genelde arkadaşlarına ve çevresine “çalışmadan başarılı oldum” imajı vermeye çalışırlar. “Zekiyim, çalışmama gerek yok!”
Bazen bu imajı sürdürmek o kadar önemli oluyor ki zeki imajlarını devam ettirmek, öğrenmekten daha önemli oluyor.
Soru sormakta bile zorlanıyorlar.
...
Yeni bir şey öğrenmek, bilmediğini kabul etmeyi, soru sormayı, deneme-yanılma yapmayı, eksikliğini kabul etmeyi gerektirir. Ama zeki olarak mimlenmiş çocuk bunları yapmaktan kaçıyor.
Bunlarin bir kisminin farkinda olsam ve degistirmeye calissam da, boylesine acik ifade edilmis haliyle ve neden sonuc iliskisi cercevesinde okuyunca iyice aydim. Ne acikli degil mi, insanin zekasi ovuldugu icin dustugu durum. Yazinin sonunda calismayi on plana cikariyor yazar:
Yazinin yayinlandigi gazete, yazarin fotografi ve hakkindaki olumsuz eksisozluk yazilari insanda guven kirici etki yapsa da, kendi yasantimdan biliyorum ki yazilanlar dogru.
Ve bunlari dusunurken sunu da farkettim: calismak aslinda zor birsey ve ogrenilmesi gereken bir disiplin. Odaklanmak, zaman ayirmak, planli olmak, calisacagin konuya nasil yaklasacagini; calismaya nereden baslayip nasil devam edecegini bilmek gerek. Ve bunlar kolay seyler degil; buyuk olasilikla zaman icerisinde edinilen, calismanin bir disiplin haline gelmesi ile olacak seyler. O yuzden erken yasta baslamak gerek.
Ben ilkokuldayken (sanirim 5. sinifa kadar falan) haftasonu odevlerimi Cuma gunu eve gelince bitirirdim, ki haftasonu rahat edeyim. Sonra, nasil oldugunu bilmiyorum, bu yaklasimim tamamen ucup gitti ve yerini son dakikaciliga birakti. Belki odevlerin artik Cuma aksami bir saatte bitirilemeyecek kadar cok olmasindan kaynaklaniyordur. Ama bu Cumadan haftasonu odevini yapmak bile belirttigim calisma disiplinine tekabul etmiyor. Cunku bu sadece verili odevi yapmak; birsey ogrenmeye calismak yerine biran once odevi bitirip hayata (veya tembellige) kosmak. Yani buyuk ihtimalle benim calisma disiplinim hic olmamis.
Simdi simdi, ozellikle de universiteden mezun olduktan sonra, edinmeye calisiyorum.
Bir seyi daha farkettirdi bana zekasi ovulen cocuklarla ilgili o yazi. Benim dogal olana karsi olan begenimin, dogali ovmemin bir nedeninin de aslinda bu olabilecegini. Yani aslinda dogali overken asil soylemeye calistigim, calisarak, belirli yontemler izlenerek yapilan islerle rekabete girmekten kacindigim. Elbet her konuda boyle degil; bazi konularda gercekten dogal olani daha cok begeniyorum ve daha guzel, daha degerli (konusuna gore daha uyumlu, daha saglikli) oldugunu dusunuyorum. Ama sanirim yazi ve fotograf konusunda is bu kadar basit degil. Hatta belki dis gorunuste bile.
Bazi islerin matematiksel kismindan fazlasina ihtiyaci var guzel olabilmek icin, ama bazi islerin de belki guzelligi o tam uyumu/guzelligi yakalayacak matematiksel formulu bulmakta.
Ozetliyim de unutan olmasin: Zeki olmak gerekmiyor, caliskan olmak gerekiyor insanin istediklerini elde edebilmesi icin. Ve dogallik her zaman en iyi olan degil.
... zeki olarak mimlendiği için, başarısız olursa aptal görüneceğini düşünüyor. Bu sebeple de kendisini başarısızlığa uğratacak ve dolayısıyla kendisini aptal gösterecek işlerden kaçıyor.
...
Zekası övülen çocuklarda şöyle bir şey daha görülüyor. Genelde daha az disiplinli oluyor. “Nasıl olsa zekiyim” sendromunun kurbanı oluyorlar.
Zeki olarak mimlenen çocuklar genelde arkadaşlarına ve çevresine “çalışmadan başarılı oldum” imajı vermeye çalışırlar. “Zekiyim, çalışmama gerek yok!”
Bazen bu imajı sürdürmek o kadar önemli oluyor ki zeki imajlarını devam ettirmek, öğrenmekten daha önemli oluyor.
Soru sormakta bile zorlanıyorlar.
...
Yeni bir şey öğrenmek, bilmediğini kabul etmeyi, soru sormayı, deneme-yanılma yapmayı, eksikliğini kabul etmeyi gerektirir. Ama zeki olarak mimlenmiş çocuk bunları yapmaktan kaçıyor.
Bunlarin bir kisminin farkinda olsam ve degistirmeye calissam da, boylesine acik ifade edilmis haliyle ve neden sonuc iliskisi cercevesinde okuyunca iyice aydim. Ne acikli degil mi, insanin zekasi ovuldugu icin dustugu durum. Yazinin sonunda calismayi on plana cikariyor yazar:
Yazinin yayinlandigi gazete, yazarin fotografi ve hakkindaki olumsuz eksisozluk yazilari insanda guven kirici etki yapsa da, kendi yasantimdan biliyorum ki yazilanlar dogru.
Ve bunlari dusunurken sunu da farkettim: calismak aslinda zor birsey ve ogrenilmesi gereken bir disiplin. Odaklanmak, zaman ayirmak, planli olmak, calisacagin konuya nasil yaklasacagini; calismaya nereden baslayip nasil devam edecegini bilmek gerek. Ve bunlar kolay seyler degil; buyuk olasilikla zaman icerisinde edinilen, calismanin bir disiplin haline gelmesi ile olacak seyler. O yuzden erken yasta baslamak gerek.
Ben ilkokuldayken (sanirim 5. sinifa kadar falan) haftasonu odevlerimi Cuma gunu eve gelince bitirirdim, ki haftasonu rahat edeyim. Sonra, nasil oldugunu bilmiyorum, bu yaklasimim tamamen ucup gitti ve yerini son dakikaciliga birakti. Belki odevlerin artik Cuma aksami bir saatte bitirilemeyecek kadar cok olmasindan kaynaklaniyordur. Ama bu Cumadan haftasonu odevini yapmak bile belirttigim calisma disiplinine tekabul etmiyor. Cunku bu sadece verili odevi yapmak; birsey ogrenmeye calismak yerine biran once odevi bitirip hayata (veya tembellige) kosmak. Yani buyuk ihtimalle benim calisma disiplinim hic olmamis.
Simdi simdi, ozellikle de universiteden mezun olduktan sonra, edinmeye calisiyorum.
Bir seyi daha farkettirdi bana zekasi ovulen cocuklarla ilgili o yazi. Benim dogal olana karsi olan begenimin, dogali ovmemin bir nedeninin de aslinda bu olabilecegini. Yani aslinda dogali overken asil soylemeye calistigim, calisarak, belirli yontemler izlenerek yapilan islerle rekabete girmekten kacindigim. Elbet her konuda boyle degil; bazi konularda gercekten dogal olani daha cok begeniyorum ve daha guzel, daha degerli (konusuna gore daha uyumlu, daha saglikli) oldugunu dusunuyorum. Ama sanirim yazi ve fotograf konusunda is bu kadar basit degil. Hatta belki dis gorunuste bile.
Bazi islerin matematiksel kismindan fazlasina ihtiyaci var guzel olabilmek icin, ama bazi islerin de belki guzelligi o tam uyumu/guzelligi yakalayacak matematiksel formulu bulmakta.
Ozetliyim de unutan olmasin: Zeki olmak gerekmiyor, caliskan olmak gerekiyor insanin istediklerini elde edebilmesi icin. Ve dogallik her zaman en iyi olan degil.
Etiketler:
başka birşey,
bensel
16 Ağu 2009
tarif -bugunlerde
Birkac aydir neredeyse her haftasonu misir ekmegi ile misir unlu tuz kek arasinda birsey yapiyorum gec kahvaltimiz icin. Zaten misir ekmegini cok cok az yemis olsam da severim ve misir unu taa 90li yillarin basinda yaptigimiz Karadeniz gezisinde yedigim ilahi tattaki kuymak nedeniyle bende ustun bir yere sahipti. Seviyorum bir miktar kitir kitir olmasini mesela. Iste oyle icimden geldi tarif vermek bu yuzden:Icerik:
- 1 bardak yogurt
- 2-3 kasik zeytinyagi
- 2 bardak misir unu
- 2-3 kasik beyaz veya tam un
- bir tutam (?) tuz
- 1 pakete yakin kabartma tozu
ve istenirse:
- 1 adet kabak (kucucuk dogranmis veya robotta cekilmis)
- 100-125 gr kucuk dogranmis mozarella veya eriyen cins bir peynir
- biraz kekik

Bunlarin hepsini karistiriyorsunuz, sirasi farketmez;) Sonra 200 C derece firinda 25 dakika civari pisiriyorsunuz ve afiyetle yiyorsunuz. Afiyetle yemezseniz darilirim kuser kuser bayilirim. Amin.
Vatana millete hayirli olsun.
Etiketler:
başka birşey,
bu da boyle bi animdi
10 Ağu 2009
hatta
Bedava konser albumu Coldplay'den; birkac aydir mevcut, tikla indir! Glass of Water, Clocks, Viva la Vida ve Death Will Never Conquer benim favorilerim;)
Konser albumu olmasi daha de eglenceli bence; sanki oradaymissin; canli dinliyormussun gbi bir nevi.
Konser albumu olmasi daha de eglenceli bence; sanki oradaymissin; canli dinliyormussun gbi bir nevi.
Etiketler:
başka birşey
22 Haz 2009
Gurur ve Onyargi
Simdi yine izlememin hikayesi soyle oldu -merak etmiyosun da ben yine de yazmak istiyorum- baska bir Jane Austen romani uyarlamasi Emma'yi izlemege baslamistik; o kadar begenmedik; baslarinda birakip daha da baska bir Jane Austen uyarlamasi Mansfield Park'i izledik. Keza onu da pek begenmedik ve hatta dun ben Emma'yi kaldigim yerden izleyip bitirince gordum ki Mansfield Park'tan daha iyiymis. Ozellikle sonundaki o aski farkedis ve itiraf edis pek guzeldi. Yine de butunsel olarak; film olarak Gurur ve Onyargi kesinlikle daha iyi bir film.
Gurur ve Onyargi'nin bazi diyaloglari sacma gelse de (Ingiliz aristokrasisi ve donemin aliskanliklariyla alakali sanirim) genel havasi ve insanlarin iliskilerinin sergilenisi iyiydi. Hele iliskilerdeki o kurallara bagli kalarak yavas yavas ilerleme ask soz konusu oldugunda cok gerilimli, heyecanli ama bir o kadar da tadindan yenmez birsey. Bas erkek karakter Darcy'nin o cok iyi, dusunceli, aslinda tutkulu ama burnu buyuk gorunen tutuk karakteri, bakislari, konusmasi ve bas hatun karakter Lizzie'nin iyiligi, zekasi, dobraligi ve eglenceliligi. Ve onlari canlandiran Keira Knightley ile Matthew MacFadyen'in hem karakterleri hem de karakterlerin arasindaki aski bu kadar gercekci oynamalari - pek guzeldi.
Kisilikleri guzel olan insanlarin aski balli kaymak.
Sanirim ask insanlarin birbirini farketmeleri ve birbirlerine deger vermelerini yucelttigi icin guzel. Onyargilari ve gururu kirabildigi icin, iki varligi karsisindakiyle 'an'larda dahi olsa butunlestirebildigi icin; iki kisiyi birlestirebildigi icin guzel. Insanin ben merkezciligi ile kacirabildiklerini biraz olsun engelleyebildigi icin; kendinden baskasini sevmenin guzelligini tattirabildigi icin.
Laannn; romantik romantik yazdiriyorsunuz bana. Itiraz edenler icin bkz: bir asik ol da gorelim.
Etiketler:
aşk,
başka birşey,
film
13 May 2009
Tanzanya gezisini ispat adina

Kosenin delisi Elifcim hala inanamadigini yazmis ya, onu bahane edip birkac fotograf daha koyayim dedim. Arkadan, kenardan benim de gorundugum. Bir de rehberimiz Yona'nin. Gerci yine de biz senin neye benzedigini bilmiyoruz diyebilirsiniz ama koca kalcami bile sergilemeyi goze almisim bunu da demeyin artik canim:)

Etiketler:
başka birşey,
foto şipşak
11 May 2009
baska
hep ayni seyleri yaziyor olacagim ama varsin olsun. bir romani, bir kitabi okurken gozunden yaslar gelmesi nasil birseydir? bir kitabin, kitaplarin yazarinin olmus olduguna bu denli hayiflanmak, uzulmek, onun mutsuzluguna, acisina, belki yeterince anlasilmamis, yeterince takdir gormemis olmasina en cok da oyle dusunmus, hissetmis olmasina uzulmek? bir kitabin kahramanlariyla kendini bu kadar ozdeslestirmek; her kahramadan parcalar almak toplamak? hem bu denli keyifle, zekanin urunune, hicve ve super esprilere (evet boylesi pop bir tanima dahi uyan) sesli kahkahalar atarken hem de boylesi bir huzne kapilabilmek? surekli dusunmek, bahsedilenlere kafa yormak bir yandan da?
bir kitabi neredeyse 12 yil sonra ikinci kez okudugunuzda bile bu denli etkilenmek, bu denli yogunlukla, ozlemle, sevgiyle okumak nasil birsey?
bazi insanlar birbirine cok benziyor, digerlerinden daha cok. bazen bazi yonleri, bazi dusunusleri, gorusleri cok benziyor sadece; ama oyle cok ki bu onlari birarada tutmaya yeter. ve boyle insanlardan ikiden fazla var; iki en ozeli, cogu dostlar cemberi, ya da kisinin disbukey/icbukey aynalardan yansimalari.
ve evet ben tutunamayanlar'i yazmis olmak isterdim. altina imzami atarim.
okumaga donelim.
bir kitabi neredeyse 12 yil sonra ikinci kez okudugunuzda bile bu denli etkilenmek, bu denli yogunlukla, ozlemle, sevgiyle okumak nasil birsey?
bazi insanlar birbirine cok benziyor, digerlerinden daha cok. bazen bazi yonleri, bazi dusunusleri, gorusleri cok benziyor sadece; ama oyle cok ki bu onlari birarada tutmaya yeter. ve boyle insanlardan ikiden fazla var; iki en ozeli, cogu dostlar cemberi, ya da kisinin disbukey/icbukey aynalardan yansimalari.
ve evet ben tutunamayanlar'i yazmis olmak isterdim. altina imzami atarim.
okumaga donelim.
Etiketler:
başka birşey
5 May 2009
23 Nis 2009
23 Nisan/dogumgunu
Bunu, ben yaptim diye degil de, belki birilerinin aklina daha duser; birileri daha da iyisini, guzelini yapar diye yazmak istiyorum.
Bu dogumgunum yaklasirken (evet yas 31 oldu hala dogumgunu kutluyorum; bilahere cocuk olarak da seviniyorum) hediye ne istiyorum diye dusunup birsey bulamadim. Birseye ihtiyacim yok; kiyafet desen fazla fazla var; kitap desen, muzik desen ben istedigimde istedigimi alabiliyorum. Zaten Ankara'ya gittigimizde, sulalecek toplastigimizda, bana gelen hediyeler hem cogunlukla benim zevkime gore olmuyorlar. Birsey yokmus yani istedigim.
Sonra, 'o zaman' dedim 'bana hediye almalarini engel olsam, ya da o hediyelere aktarilacak parayi baska bir yere aktarmalarini saglasam'. Cocuklara. Kimsesiz cocuklara. O ara, arastirmaya basladim, internetten, kimsesiz cocuk yuvalarini Ankara'daki. Kalp kalbe karsiymis turu bir tesaduf eseri, tam bu sirada Sardunya yeni blogunu acti; hani yaptigi kolyeleri alabilmek icin herhangi bir sivil toplum kurulusuna bagis yapmaniz gereken. Ben de dusunmege basladim; nasilsa Ankara'ya gidiyorum, kuru kuru bagis yapmak yerine baska birseyler yapsam; o paranin yerini buldugundan emin olsam. Orada yasiyor olsaydim, haftada bir, iki haftada bir gider 0-5 yas cocuklarla oynardim. Tanzanya'dakinin tadi damagimda kaldi cunku. Cocuklari seviyorum cunku. Ben de cocugum cunku. Onlar benim arkadaslarim. Kendilerini minciklanacak pelus oyuncaklar degil, birlikte eglenilecek, gulunecek, paylasilacak bireyler olarak gordugum icin. Bir de bazi yonleriyle ezik bir insan olmam nedeniyle olsa gerek cocuklardan da boyle olanlariyla iyi iletisime gecebiliyorum. Ama zaman yok. Yasadigim yerin dilini bilmiyorum (ne aci degil mi; ama gercek; butun bunlari yapabilecek kadar konusamiyorum ve anlamiyorum bu dili). O yuzden, baska seyler dusundum. Asagidaki tanimak yazilarini yazmamdaki asil neden de okuyucuya akil danismakti bu konuda; akil akildan ustundure dayanarak. Firsat olmadi. O ara benim aklima bir fikir geldi. Cocuklari tiyatroya goturecektim. Ben goturemesem de biletlerini alacak, gerekiyorsa araba ayarlayacaktim. Bunun icin Ankara'daki benim ulasabilecegim mesafedeki en buyuk SHCEK yurdunu sectim. Once gittim konustum onlarla; sonucta onlar icin de uygun bir tarih olmali, arac vs isi nasil olur, bu is icin ozel izin gerekiyor mu vs anlasmak gerek. Cok kolay oluyormus. Gittik, kapidaki gorevlilere dedik boyle boyle biz cocuklar icin birsey yapmak istiyoruz, tiyatroya goturmek gibi. Gorevliler bizden bir kimlik aldi, birine telefon ettiler ve onun odasini tarif ettiler bize; yurdun halkla iliskiler gorevlisi. Kendisi gayet guleryuzlu ve isini iyi yapan bir hatundu. Tesaduf o ki benim dusundugum yas grubu degil ama yetirtirme yurdundaki kizlar bir vakittir tiyatroya gitmek istiyorlarmis; biz de ustune denk gelmisiz. Cocuk ve genc gruplarinin basindaki gorevlilere telefon edildi vs, tarihler, oyunlar kararlastirildi. Bir de bize 7 Haziran'da yapilacak kermesleri icin tanesi 5 tl olan biletlerden 20 tane verdiler, satabiliriz biraz diyince. Hersey yolunda gitti; yalniz cocuklar icin uygun olan tarihteki DT cocuk oyunlarinin butun biletlerini Migros kapatmis; alisveris yapanlara veriyormus. Bu arada belirteyim Devlet Tiyatrolari cocuk tiyatrosu bileti 2 TL. Sacma, ayip birsey bir markete tum biletleri satmak. O yuzden maalesef onlara tiyatro bileti ayarlayamadik. Ama 23 Nisan icin bando kurup kiyafet almislar ve parasini odeyememis imisler (bir gonullu soz vermis ama sonradan sorun cikmis), biz de biraz ona yardimda bulunduk. Genc kizlara da 25 adet tiyatro bileti aldik; bu Cumartesi icin. Yurdun zaten 20 kisi falan alan bir araci varmis; ayrica gerekirse biz ayarlariz dediler. Kermes biletlerini de sattik akrabalara; satamadiklarimizi da annem gittigim kurslarda satarim diyerek aldi. Butun bunlar icin annem para verdi, annanem para verdi, biz verdik ve bu benim dogum gunu hediyem oldu. Umuyorum onumuzdeki yillarda daha buyuk caplilari olur;)
Bu arada, kiyafet, yiyecek, oyuncak vs goturmek isterseniz SHCEK'in web sayfasinda da yazdigi gibi bunlari elden dagitmaniza izin vermiyorlar (biz denemedik ama hem okudum hem de baskasina soylenirken isittik). Gerekcesi de gayet mantikli aslinda; cocuklarin alisip her gelenden dilenci gibi birsey istememeleri. Mesela biz bu halkla iliskiler gorevlisi kadinla konusurken bir ilkogretim okulundan bir gorevli geldi. Ona da dediler; biz oyuncaklari depoya koyariz, hangi ihtiyac oldukca grubun ihtiyaciysa cikarir veririz diye. Yine bu arada; okullara uygulamali toplumsal dayanisma cinsi bir ders konmus; bu yuzden bayaga cok ziyaret oluyormus yurtlara; programlari doluydu mesela buranin iki ay kadar. Ne guzel.
Sonra da dogumgunumde sulalecek gunes altinda oturarak, denge oyunu oynayip gulerek, sonra da guzide universiteme gidip arkadas, kardes ve sevkilim kocamla tatlu yiyerek mutlu mesut bir insan oldum.
Son bu arada; ben lisede felan idim, yine bu islere gonlum kaymisti, babam da beni yine Ankara'daki bir komsesiz cocuklar yurduna goturmustu. Bahceden girer girmez etrafimiza cocuklar dolustu, bize ne getirdin diye cekistirmeye basladilar. Benim en garibime gideni, daha okula gidecek yasta olmayan cocuklarin para istemeleriydi. Niye, ne ihtiyaci olacak, biri mi istiyor ondan para, ihtiyaclari mi karsilanmiyor; niye ister yurttan disari cikmayan bir cocuk, para? Gorustugumuz insanlar da garip gelmisti. Sadece hisler ve birkac parca goruntu kalmis; iyi sonuclanmayan, birsey yapamadigim ve yapabilecegimi dusunmedigim bir ziyaret. Ama iste, bu yildirmadi, bitirmedi, kapatmadi. Bu sefer hic oyle olmadi; bu sefer guzel oldu, birseyler yapabildim; onlarin hosuna gidecek birseyler.
Iste boyle. Hem millet meclisimizin, hem de tum cocuklarin 23 Nisan bayrami kutlu olsun.
Bu dogumgunum yaklasirken (evet yas 31 oldu hala dogumgunu kutluyorum; bilahere cocuk olarak da seviniyorum) hediye ne istiyorum diye dusunup birsey bulamadim. Birseye ihtiyacim yok; kiyafet desen fazla fazla var; kitap desen, muzik desen ben istedigimde istedigimi alabiliyorum. Zaten Ankara'ya gittigimizde, sulalecek toplastigimizda, bana gelen hediyeler hem cogunlukla benim zevkime gore olmuyorlar. Birsey yokmus yani istedigim.
Sonra, 'o zaman' dedim 'bana hediye almalarini engel olsam, ya da o hediyelere aktarilacak parayi baska bir yere aktarmalarini saglasam'. Cocuklara. Kimsesiz cocuklara. O ara, arastirmaya basladim, internetten, kimsesiz cocuk yuvalarini Ankara'daki. Kalp kalbe karsiymis turu bir tesaduf eseri, tam bu sirada Sardunya yeni blogunu acti; hani yaptigi kolyeleri alabilmek icin herhangi bir sivil toplum kurulusuna bagis yapmaniz gereken. Ben de dusunmege basladim; nasilsa Ankara'ya gidiyorum, kuru kuru bagis yapmak yerine baska birseyler yapsam; o paranin yerini buldugundan emin olsam. Orada yasiyor olsaydim, haftada bir, iki haftada bir gider 0-5 yas cocuklarla oynardim. Tanzanya'dakinin tadi damagimda kaldi cunku. Cocuklari seviyorum cunku. Ben de cocugum cunku. Onlar benim arkadaslarim. Kendilerini minciklanacak pelus oyuncaklar degil, birlikte eglenilecek, gulunecek, paylasilacak bireyler olarak gordugum icin. Bir de bazi yonleriyle ezik bir insan olmam nedeniyle olsa gerek cocuklardan da boyle olanlariyla iyi iletisime gecebiliyorum. Ama zaman yok. Yasadigim yerin dilini bilmiyorum (ne aci degil mi; ama gercek; butun bunlari yapabilecek kadar konusamiyorum ve anlamiyorum bu dili). O yuzden, baska seyler dusundum. Asagidaki tanimak yazilarini yazmamdaki asil neden de okuyucuya akil danismakti bu konuda; akil akildan ustundure dayanarak. Firsat olmadi. O ara benim aklima bir fikir geldi. Cocuklari tiyatroya goturecektim. Ben goturemesem de biletlerini alacak, gerekiyorsa araba ayarlayacaktim. Bunun icin Ankara'daki benim ulasabilecegim mesafedeki en buyuk SHCEK yurdunu sectim. Once gittim konustum onlarla; sonucta onlar icin de uygun bir tarih olmali, arac vs isi nasil olur, bu is icin ozel izin gerekiyor mu vs anlasmak gerek. Cok kolay oluyormus. Gittik, kapidaki gorevlilere dedik boyle boyle biz cocuklar icin birsey yapmak istiyoruz, tiyatroya goturmek gibi. Gorevliler bizden bir kimlik aldi, birine telefon ettiler ve onun odasini tarif ettiler bize; yurdun halkla iliskiler gorevlisi. Kendisi gayet guleryuzlu ve isini iyi yapan bir hatundu. Tesaduf o ki benim dusundugum yas grubu degil ama yetirtirme yurdundaki kizlar bir vakittir tiyatroya gitmek istiyorlarmis; biz de ustune denk gelmisiz. Cocuk ve genc gruplarinin basindaki gorevlilere telefon edildi vs, tarihler, oyunlar kararlastirildi. Bir de bize 7 Haziran'da yapilacak kermesleri icin tanesi 5 tl olan biletlerden 20 tane verdiler, satabiliriz biraz diyince. Hersey yolunda gitti; yalniz cocuklar icin uygun olan tarihteki DT cocuk oyunlarinin butun biletlerini Migros kapatmis; alisveris yapanlara veriyormus. Bu arada belirteyim Devlet Tiyatrolari cocuk tiyatrosu bileti 2 TL. Sacma, ayip birsey bir markete tum biletleri satmak. O yuzden maalesef onlara tiyatro bileti ayarlayamadik. Ama 23 Nisan icin bando kurup kiyafet almislar ve parasini odeyememis imisler (bir gonullu soz vermis ama sonradan sorun cikmis), biz de biraz ona yardimda bulunduk. Genc kizlara da 25 adet tiyatro bileti aldik; bu Cumartesi icin. Yurdun zaten 20 kisi falan alan bir araci varmis; ayrica gerekirse biz ayarlariz dediler. Kermes biletlerini de sattik akrabalara; satamadiklarimizi da annem gittigim kurslarda satarim diyerek aldi. Butun bunlar icin annem para verdi, annanem para verdi, biz verdik ve bu benim dogum gunu hediyem oldu. Umuyorum onumuzdeki yillarda daha buyuk caplilari olur;)
Bu arada, kiyafet, yiyecek, oyuncak vs goturmek isterseniz SHCEK'in web sayfasinda da yazdigi gibi bunlari elden dagitmaniza izin vermiyorlar (biz denemedik ama hem okudum hem de baskasina soylenirken isittik). Gerekcesi de gayet mantikli aslinda; cocuklarin alisip her gelenden dilenci gibi birsey istememeleri. Mesela biz bu halkla iliskiler gorevlisi kadinla konusurken bir ilkogretim okulundan bir gorevli geldi. Ona da dediler; biz oyuncaklari depoya koyariz, hangi ihtiyac oldukca grubun ihtiyaciysa cikarir veririz diye. Yine bu arada; okullara uygulamali toplumsal dayanisma cinsi bir ders konmus; bu yuzden bayaga cok ziyaret oluyormus yurtlara; programlari doluydu mesela buranin iki ay kadar. Ne guzel.
Sonra da dogumgunumde sulalecek gunes altinda oturarak, denge oyunu oynayip gulerek, sonra da guzide universiteme gidip arkadas, kardes ve sevkilim kocamla tatlu yiyerek mutlu mesut bir insan oldum.
Son bu arada; ben lisede felan idim, yine bu islere gonlum kaymisti, babam da beni yine Ankara'daki bir komsesiz cocuklar yurduna goturmustu. Bahceden girer girmez etrafimiza cocuklar dolustu, bize ne getirdin diye cekistirmeye basladilar. Benim en garibime gideni, daha okula gidecek yasta olmayan cocuklarin para istemeleriydi. Niye, ne ihtiyaci olacak, biri mi istiyor ondan para, ihtiyaclari mi karsilanmiyor; niye ister yurttan disari cikmayan bir cocuk, para? Gorustugumuz insanlar da garip gelmisti. Sadece hisler ve birkac parca goruntu kalmis; iyi sonuclanmayan, birsey yapamadigim ve yapabilecegimi dusunmedigim bir ziyaret. Ama iste, bu yildirmadi, bitirmedi, kapatmadi. Bu sefer hic oyle olmadi; bu sefer guzel oldu, birseyler yapabildim; onlarin hosuna gidecek birseyler.
Iste boyle. Hem millet meclisimizin, hem de tum cocuklarin 23 Nisan bayrami kutlu olsun.
Etiketler:
başka birşey,
bensel,
dünya
24 Şub 2009
Kaplan
Kisacik da olsa not dusmek, sevincimi paylasmak istedim -umarim erken davranmiyorumdur. Bizim ev arkadasimiz - 2 aylikken gelip 2 yil bizimle, biz buralara geldigimizden beri yani nerdeyse 6 yildir da anne ve babamla yasamakta olan- kedi Kaplan hastalanmisti. Idrar yollari tikanmis (FUS diye geciyor bu hastalik); annemler hemen yakinlardaki kucuk ozel kedi hastanesine goturmusler, bir hafta once. Sonda/katater takilmis, cisi onu zehirlemesin, bobrekleri iflas etmesin diye. Bana ancak iki gun once soylediler. Neyse dun aksam ve bu sabah kendi kendine cis yapabiliyor oldugu haberini aldim. Bir degisiklik olmazsa annemler aksam alip eve goturecekler.Kaplan adini gorunusunden ve vahsiliginden aldi; Dede Korkut isimlendirmesi yaptik bir nevi. Gerci adi olsa ne olacak; karakteri itibari ile adini soyleyince geliveren kedilerden degil cunku. Kendisi bizim cok sevdigimiz iyi hoca iyi bilim adami proflardan birinin sokakta bulunup eve getirilmis upuzun bacakli simsiyah kedisinin cocuklarindan. Annesi gibi uzun bacakli. 5 kardesten biri. Ben bunlarla daha bir-iki haftalikken tanismistim, annelerini besleme gorevim vardi iki gunlugune. Iki kiz, uc erkek kardes. Kizlar gelip parmak uclarimi yalarken, erkekler gelip isiriyorlardi. Ben bu durumda kizlardan birini istemistim yavrularin hepsine bakamayacaklari icin verecek ev aradiklarinda hocam. Ama bize Kaplan geldi:) H
atta Kaplan ve neredeyse ikizi kardesini getirmisti hoca taa baska sehirden, biri bize biri bir baska arkadasa diye. Ikisini de saldi eve, digeri cekingen kalirken bizim evi dolasip tetkik eden bizde kaldi, adi Kaplan oldu.Hayatinda sadece bir kere hatun yuzu gordu; bir-iki haftaligina. Basina bir is gelmesin diye ve benim hep bir baska hatun kedi bulma olasiligi yuzu suyu hurmetine kisirlastirilmadan yasamakta. Son birkac aydir biraz durulmus; yas aldigindan herhalde. Kedilerde ilk sene 15-20 yas sayiliyormus, sonraki her yil da 4 insan yili. Yani Kaplan yaklasik 42 yasinda;)
O uzun yasasin, guzel yasasin. Baskentte oturan disi kedisi olan varsa bu yakisikli genc adama bir randevu isterim;) Bu makinada fotografi yok, eve gidince bir fotograf da eklerim.
Etiketler:
başka birşey,
bensel
19 Şub 2009
Tanzanya - Zanzibar adası: Yunuslarla yüzmek
Tanzanya'nın Zanzibar adasındaki son günümüz; öğleden sonra 4-5 gibi Dar üs Selam'a uçacağız, akşam da Dar üs Selam'dan geri Avrupa kıtasına. Zaten 2 gün olmuş Zanzibar'a geleli ve gelmeden hastalandığımız için etrafı gezecek vaktimiz olmamış. Dolayısıyla benim Tanzanya'ya gitmeden gördüğüm ve gidince teyit ettiğim Hint okyanusunda yunuslarla yüzme turu ve Zanzibar'ın merkezi Stone Town'ı görme işi bu son yarım güne kalmış durumda. Bir önceki gece son anda ayarladık pazarlıklar sonucu pahalıca bir yunus + taş kent turu, oradan da havaalanı. Sabah 7.30'da gelip alacak araba bizi; yani erken kalkma işi yakamızı bırakmadı bir türlü; olsun yunuslar için değer;)Araba gelip bizi alıyor. Yunuslarla yüzeceğimiz yer adanın ta öteki ucunda, uzun kısmının en güneyinde yer alıyor, dolayısıyla varması da 1-1.5 saat sürüyor. Vardığımızda yeni geri dönen bir dolu minik tekne ile karşılaşıyoruz. Zaten bize de sabah en erken giden olmanın en iyisi olduğunu; böylece ortalıkta turistler tarafından henüz rahatsız edilmemiş daha fazla yunus olacağını söylemişlerdi. Geri dönen tekneleri görünce biraz üzülmüştüm bu yüzden ama bizim kaldığımız yer adanın öteki ucu olunca en erken çıkan tekne olabilmek için 6'dan önce yola çıkmamız gerekirdi ve zaten 10 gündür sabah o saatlerde ayaktaydık. Sonra biz minik teknede yalnız olacağımızı sanırken birilerini bekleyeceğimizi öğreniyoruz. Neyse, biri İtalyan biri Lübnanlı ve biri de Kenyalı üç genç geliyor; iki de tekneci 7 kişi biniyoruz. Bu arada palet ve şnorkel de kiralamışız, e iyi tamam.
Burada ben ve yunuslarla ilgili bir parantez açam gerekiyor. Ben bazı sevdiğim konuların çok genel geçer olduğunu, herkesin sevdiği, beğendiği şeyler olduğunu düşünüyordum; örneğin sinema, fotoğraf, yunuslar. Halbuki son zaman anladım ki öyle değil. Evet, ben denizi ve denizin içindekileri seviyorum. Yüzmeyi ama özellikle -henüz/hala tüplü dalamasam da tüpsüz halde olsun- sualtından gitmeyi seviyorum. Evet, "güzel birşey, olabilir" değil hissettiklerim; basbayağa seviyorum. Hem bu yüzden yani denizi ve içindeki yaşamı sevdiğimden, hem de kendileri zeki, duyarlı ve eğlenceli varlıklar olduğundan, yunusları da seviyorum. Gerçi farkındayım vahşi hayvanlar ve sürü olarak küpekbalıklarını safdışı bırakabilecek denli de güçlüler.
İşte bu yunuslarla yüzmeye gidiyoruz biz mini bir tekneyle. Bizden başka sanırım bir ya da iki tekne var etrafta. Bir 15-20 dakika gittikten sonra ilk yunusları görüyor kaptanımız. Biz
bir yanda görmeye çalışıp br yandan da paletler, giymeye çalışıyoruz. Neyse apar topar suya atlıyoruz ama çok uzaktalar. Bir süre böyle, hızlıca yunuslara doğru yüz, tekneye geri dön, tekneyle biraz daha git, tekrar atla yunusları yakalamaya çalış şeklinde geçiyor. Ama yine de denize atladım tekne her durduğunda. Biraz telaşlı geçti; yunuslara yaklaşmak için hızla yüzme, çok acıtan deniz analarına dayanma ve sürekli tekneden çağrılarak çok kısa süreler suyun içinde kalabilme durumları yüzünden. Bir de sorduk; köpekbalığı olmuyor dediler ama tabii emin olmıyor insan; gerçi bu telaşede onu düşünecek pek zaman olmuyor ama. Suda her yanda manyak gibi acıtan deniz anaları olmasına rağmen bayağa çabaladım. Yüzmeyip yunuslar gelse diye huzur içerisinde bekleme şansım olmadı deniz anaları yüzünden.Bu süre zarfında ben iki kere yunuslara 2-3 metre yaklaştım; hemen altımda yaklaşık 1
5-20 tanesi yüzüyordu derinlerde hızla. Hatta bir keresinde sevgilim kocam teknede kalmıştı; hemen arkama doğru 1-1.5 metre yanımda bir yunus atlayıp yüzüyormuş.Çok güzeldi. Ben hem mutlu oldum, heyecanla yaklaşmaya çalıştım yunuslara, hem de biraz korktum o kalabalık aileden açık denizde, hoşlanmazlar, rahatsız olurlarsa diye.
Bütün bunları yaparken elbette hiç fotoğraf çekmeye çalışmadım. Aklımda suya atlamalarımız, yakıp kabartan deniz anası dokunuşları ve asıl altımda derin mavide yüzen 10-15 yunus kaldı.
En güzeli dalgıç kıyafetiyle yüzmek; böylece deniz analarından korunmuş olur insan. Sonra bir de tüplü dalmak gerek yunusların arasına. Bir de bizim şnorkeller su geçiriyordu; alışık olduğunuz bir palet ve şnorkelle gitmeli (buradan da anlaşıldığı gibi gene yapmak istiyorum;).
Meltem gibi resim altı koyacak olursam: ilk iki fotoğraf tekneden kıyıya doğru, sonuncusu da yüzdükten sonra ıslak saçlarımla Stone Town'da öğle yemeğinde, kendisini fotoğraflamamdan bıkmış sevgilimin karşı atağı
Etiketler:
başka birşey,
bensel,
dünya
7 Şub 2009
suc ve ceza
Suc ve Ceza'yi bitirdim. Dun son kalan 4-5 sayfayi okumadan yatmistim; kitabin, bitisiyle beni, erteledigim agir bir dusunsel yuk altinda birakacagini dusunerek. Halbuki oyle olmadi; su an saskinlikla, beklenmedik sona hayret ve memnuniyetle bakmaktayim. Sanirim kitabin bir klasik olmasindan ve Raskolnikov'un icinde bulundugu karanlik, sorgulayici, cikar bulamayan, ahlaki sistemini temellendiremeyen yapisindan kaynakli olarak, boylesine "ask" dolu bir son beklemiyordum. Ilk aklima gelenlerden biri de "yalniz degilim" oldu; boylece sevindim. Butun bu bilinmezligi, insanin kendi etigini kendisinin kurmasi zorunlulugu, guclugu ve basiboslugunu askla cozmek; onu ve "kotu"ye boyun egmeyen erdemi cikis gostermek, ve bunu yaparken romantizme dayandirarak degil tersine oylesine alaya aldiktan sonra yapmak.
Bir yandan da sevgili kocam Alamut'u okuyor; onun uzerine tam ben Suc ve Ceza'yi bitirmek uzere elime aldigimda yaptigimiz bu cikarlar-ahlak eksenli "hersey yalan"a varan konusmadan sonra isigi boylesi bir askta gormek.
Sonya ve temsil ettikleri (ve bu baglamda Dunya ve Lizaveta) Fairy ka'nin Coetzee'nin Michael K'sinda gorduklerine de benziyor sanirim; yani bildigi yoldan gitme; boyun eger gibi gozukse de dogrusundan sasmama, kisisel cikarlari ugruna erdemlerini terk etmeme.
Aaaa, nasil oluyor yahu; ask cozuyor isi; ask arindiriyor adami; herseyi geride birakmasini saglayip yepyeni bir baslangic sunuyor ona. Ask.
Bu acidan bir de o gicik Hatirla Sevgili dizisindeki Isik'la Yasar'in aski geldi aklima; hani cok sevdigim, destekledigim, umut isigi; kurtulus yolu olarak gordugum.
Biraz cesaret, bir de ask - sen nelere kadirsin.
O zaman ben su bir zamanlar bahsettigi sogan senaryomu yazayim yavas yavas, belki ben de birkac kisiye ulasirim.
Bir yandan da sevgili kocam Alamut'u okuyor; onun uzerine tam ben Suc ve Ceza'yi bitirmek uzere elime aldigimda yaptigimiz bu cikarlar-ahlak eksenli "hersey yalan"a varan konusmadan sonra isigi boylesi bir askta gormek.
Sonya ve temsil ettikleri (ve bu baglamda Dunya ve Lizaveta) Fairy ka'nin Coetzee'nin Michael K'sinda gorduklerine de benziyor sanirim; yani bildigi yoldan gitme; boyun eger gibi gozukse de dogrusundan sasmama, kisisel cikarlari ugruna erdemlerini terk etmeme.
Aaaa, nasil oluyor yahu; ask cozuyor isi; ask arindiriyor adami; herseyi geride birakmasini saglayip yepyeni bir baslangic sunuyor ona. Ask.
Bu acidan bir de o gicik Hatirla Sevgili dizisindeki Isik'la Yasar'in aski geldi aklima; hani cok sevdigim, destekledigim, umut isigi; kurtulus yolu olarak gordugum.
Biraz cesaret, bir de ask - sen nelere kadirsin.
O zaman ben su bir zamanlar bahsettigi sogan senaryomu yazayim yavas yavas, belki ben de birkac kisiye ulasirim.
Etiketler:
başka birşey
20 Oca 2009
asure (bak simdi canim cekti)
- Bir is yaptim mi hemen sevinip gevseyiveriyorum. Ama bu benim bilinen bir ozelligim; en azindan ben biliyorum ve neyse ki bana maas verenler bilmiyor. Aman ya da ne bileyim, demek ki en azindan ortalama duzeyde hallediyorum isleri ki hala buradayim.
Bu sevgilim kocamla aramizda uzun suredir suregelen bir tartismanin da anahtari: benim kapasitemi kullanmamam; yapabilecegim kadarini yapmamam. Ben bundan cok emin degilim: benim beynimin calisma bicimiyle normal sartlar altinda yapabilecegim bu. Sartlar anormallestiginde, zorlastiginda degil de zorladiginda, ben de kendimi biraz daha zorlayabiliyorum. Ama o tempoyla nereye kadar giderim bilmiyorum; yani o kisa sureli ve seyrek gerceklestirebildigim birsey.
Yine de suna tam karar verebilmis degilim: birkac isi ayni anda goturmeye calistigimda mi daha verimliyim yoksa daha kisa surede bir isi bitirip oburune gectigimde mi?
Gecen konusurken yaz okulunda aldigim derslerde daha iyi bir performans gosterdigimi soyluyordum arkadasima. Ama tabii bunun nedenleri arasinda yazokulunda ders almak durumunda kalmis olmanin verdigi utanc ve sorumluluk da var. Bir de tabii etrafta daha az insan, daha az aktivite, dolayisiyla da daha az dersten dikkati alip baska noktalara kaydiran unsurlardan var. Yine de, yaz okulunun sIkIstIrIlmis yapisinin da benim uzerimde iyi etkileri oldugunu dusunuyorum. Sonucta baska dersler de bir digeri icin dikkat dagitici unsur olabiliyor.
Buradan anlasilacagi uzere dikkati fena daginik bir insanim; roman falan okumuyorsam en uzun yogunlasma surem 5 dakika civari. Bakiniz en uzun dedim.
- Bu konuya binaen, benim hic goz dalmasi denen seyi yasamadigimi farkettim. Gozlerimi biryerlere dikerek alakasiz seyler dusunebiliyorum evet, ama hicbir zaman istedigim halde gozlerimi diktigim noktadan alamama, ya da biri seslendiginde bakislarimi birkac saniyeden once baktigim noktadan cevirememe gibi bir durum yasamadim. Bu neyi gosterir, ya da birsey gosterir mi bilmiyorum. Bana sanki yogunlasmamin ne kadar kolay dagilabildigini gosterir gibi de geldi. Gerci gugila sordum, kucuk cocuklarda sIk gorulen goz dalmasi epilepsinin bir cesidine isaret olabiliyormus. Yani en azindan epilepsi degilmisim onu ogrendim:) :P
- Bu aralar cok mu dusunuyorum, cok mu konusuyorum nedir; nasil olduysa aklimda birkac konu var uzerine birseyler demek istedigim. Zaten gecenlerde 2 saat memleket-dunya-bizler nasil kurtuluruz konulu bir tartisma yaptik. Hukuk mu okusam diye dusundum biran.
Sonra dun de sanat-yaraticilik baglaminda icinden geldigi gibi yapma ile teknik ogrenme-kullanma konusunda konustuk fair arkadasimla. Ben icinden geldigi gibi yanlisiyim fena halde. Digeri bana hile yapmak gibi, yapaylik gibi, kandirma gibi geliyor; sevemiyorum. Hic teknik kullanilmasin, bilinmesin demiyorum; zaten kendi tarzini oturtmus biri kendi teknigini de oturtmus oluyor. Ben sanat-yaraticilik diyemiyorum teknikleri iyi bilip onlari bilincli olarak kullanarak yapilmis bir ise. Daha dogrusu su; teknigin insanin icinden gelenden daha on plana cikmasini yanlis buluyorum.
Dunku konusmada da su ornegi verdim: bir insan iyi fotograf cekmek istiyorsa teknigini ogrenebilir ama bu isle sanat yapmak istiyorsa teknigini bilmek degildir aslolan; hele "bunu bu kurala uydurursam guzel oluyor" hic degildir. Bence elbet. Bence kadrajdan gorduklerinden bir guzellik/acilik bir dokunak cikarmak, yakalamak, yakaladigini yansitmak ya da yaratmaktir fotograf sanati. Ve bunu yaparken insanin aklina bilmemne kuralina uyuyor mu sorusu gelmemelidir.
Belki ben cok safim, ya da olmayan bir safliktan yanayim. Ama yok ya, bence var boyle birsey.
- Butun bunlari yapmakta oldugum bir simulasyonun bitmesini beklerken yaziyorum. Zamani verimli kullanmak diye buna denir! (Elbet "is"le ilgili baska birseyler de yapiyor olabilirdim ama orasini karistirma cocuum. Ayrica ugrastigim seylere is demekten hoslanmiyorum ama ugrastigim seyler demek de cok uzun geliyor.)
- Yeter simcik bu kadar.
Bu sevgilim kocamla aramizda uzun suredir suregelen bir tartismanin da anahtari: benim kapasitemi kullanmamam; yapabilecegim kadarini yapmamam. Ben bundan cok emin degilim: benim beynimin calisma bicimiyle normal sartlar altinda yapabilecegim bu. Sartlar anormallestiginde, zorlastiginda degil de zorladiginda, ben de kendimi biraz daha zorlayabiliyorum. Ama o tempoyla nereye kadar giderim bilmiyorum; yani o kisa sureli ve seyrek gerceklestirebildigim birsey.
Yine de suna tam karar verebilmis degilim: birkac isi ayni anda goturmeye calistigimda mi daha verimliyim yoksa daha kisa surede bir isi bitirip oburune gectigimde mi?
Gecen konusurken yaz okulunda aldigim derslerde daha iyi bir performans gosterdigimi soyluyordum arkadasima. Ama tabii bunun nedenleri arasinda yazokulunda ders almak durumunda kalmis olmanin verdigi utanc ve sorumluluk da var. Bir de tabii etrafta daha az insan, daha az aktivite, dolayisiyla da daha az dersten dikkati alip baska noktalara kaydiran unsurlardan var. Yine de, yaz okulunun sIkIstIrIlmis yapisinin da benim uzerimde iyi etkileri oldugunu dusunuyorum. Sonucta baska dersler de bir digeri icin dikkat dagitici unsur olabiliyor.
Buradan anlasilacagi uzere dikkati fena daginik bir insanim; roman falan okumuyorsam en uzun yogunlasma surem 5 dakika civari. Bakiniz en uzun dedim.
- Bu konuya binaen, benim hic goz dalmasi denen seyi yasamadigimi farkettim. Gozlerimi biryerlere dikerek alakasiz seyler dusunebiliyorum evet, ama hicbir zaman istedigim halde gozlerimi diktigim noktadan alamama, ya da biri seslendiginde bakislarimi birkac saniyeden once baktigim noktadan cevirememe gibi bir durum yasamadim. Bu neyi gosterir, ya da birsey gosterir mi bilmiyorum. Bana sanki yogunlasmamin ne kadar kolay dagilabildigini gosterir gibi de geldi. Gerci gugila sordum, kucuk cocuklarda sIk gorulen goz dalmasi epilepsinin bir cesidine isaret olabiliyormus. Yani en azindan epilepsi degilmisim onu ogrendim:) :P
- Bu aralar cok mu dusunuyorum, cok mu konusuyorum nedir; nasil olduysa aklimda birkac konu var uzerine birseyler demek istedigim. Zaten gecenlerde 2 saat memleket-dunya-bizler nasil kurtuluruz konulu bir tartisma yaptik. Hukuk mu okusam diye dusundum biran.
Sonra dun de sanat-yaraticilik baglaminda icinden geldigi gibi yapma ile teknik ogrenme-kullanma konusunda konustuk fair arkadasimla. Ben icinden geldigi gibi yanlisiyim fena halde. Digeri bana hile yapmak gibi, yapaylik gibi, kandirma gibi geliyor; sevemiyorum. Hic teknik kullanilmasin, bilinmesin demiyorum; zaten kendi tarzini oturtmus biri kendi teknigini de oturtmus oluyor. Ben sanat-yaraticilik diyemiyorum teknikleri iyi bilip onlari bilincli olarak kullanarak yapilmis bir ise. Daha dogrusu su; teknigin insanin icinden gelenden daha on plana cikmasini yanlis buluyorum.
Dunku konusmada da su ornegi verdim: bir insan iyi fotograf cekmek istiyorsa teknigini ogrenebilir ama bu isle sanat yapmak istiyorsa teknigini bilmek degildir aslolan; hele "bunu bu kurala uydurursam guzel oluyor" hic degildir. Bence elbet. Bence kadrajdan gorduklerinden bir guzellik/acilik bir dokunak cikarmak, yakalamak, yakaladigini yansitmak ya da yaratmaktir fotograf sanati. Ve bunu yaparken insanin aklina bilmemne kuralina uyuyor mu sorusu gelmemelidir.
Belki ben cok safim, ya da olmayan bir safliktan yanayim. Ama yok ya, bence var boyle birsey.
- Butun bunlari yapmakta oldugum bir simulasyonun bitmesini beklerken yaziyorum. Zamani verimli kullanmak diye buna denir! (Elbet "is"le ilgili baska birseyler de yapiyor olabilirdim ama orasini karistirma cocuum. Ayrica ugrastigim seylere is demekten hoslanmiyorum ama ugrastigim seyler demek de cok uzun geliyor.)
- Yeter simcik bu kadar.
Etiketler:
başka birşey,
bensel
musamba
- Annem yemek tariflerine harfiyen uymaya calisan, adi olan bir yemek uzerinde, ya da bir seklini bildigi bir yemek uzerinde degisiklige kapali bir insan. Bunu gecen seneki gidislerimden birinde farketmistim. Bense aksine, tariflere bagli kalmaktan sIkIlan, degisiklikler yapan, birkac tarifi birlestiren, ya da kendime gore tarif uyduran biriyim. Bu konunun acaba memur zihniyetli olmak ve olmamak, ve de benim gibi tembel, kendi haline birakildiginda kafasina gore takilan biri olmakla bir iliskisi var midir diye dusunmekteyim.
- Kemal Tahir'den Yorgun Savasci'yi okuyorum ve begeniyorum, hosuma gidiyor*. Ben edebi eserler okumaya tarihsel olarak cagdas yazarlardan basladim, yeni yeni geriye gidiyorum (bkz: Sabahattin Ali okumalarim), Yusuf Atilgan'i saymazsak - ki saymayalim, o cagdaslarindan farkliymis. Bu gittigimde Yorgun Savaci'yi ve Dostoyevski'den Suc ve Ceza ile Oteki Ben'i aldim. Onlara henuz baslamadim, ama yakindir. Kemal Tahir de bana hep Tahir Kemal'i hatirlatiyor, Alacakaranlik dizisinde Ugur Yucel'in canlandirdigi karakter -ki adi da Kemal Tahir'den gelme zaten. Ama okudukca artik daha cok baska seyler hatirlatacak cunku dahasi cok olan bir insan.
- Son gunlerde bana haftasonu iki gunluk tatilden ziyade, biri hafta ortasinda, digeri haftasonunda toplam iki gunluk tatilin daha yararli olacagini dusunmeye basladim. Haftasonu islerden cok kopuyorum ve hafta basladiktan sonra kafami islere geri toplamam zaman aliyor. Oysa diger turlu, birer gun olarak bolunse bu tatil, bir gunde hem islerden kopamam, hem de Persembe-Cuma'ya bu kadar yorgun dusmemis olurum. Haftasonu da ayni sekilde. Aslinda, yaptigim isin guzel yani bunu patronumla konusup bu sekilde calismam konusunda sansim var. Bir denesem mi diyorum ama hala cesaret edebilmis degilim.
-*Begeniyorum ve hosuma gidiyor arasindaki fark su: begeniyorum genel bir iyi olma halini temsil ediyor, hosuma gidiyor ise bana dokunan, keyif veren, sevdiren birseyler oldugu anlamina geliyor benim dilimde.
- Bir onceki yaziya bu basligi koymak istiyordum, sonra cocuk meselesinden bahsederken bu kadar civiklik yapmayayim diye vazgectim.
- Boyleyken boyle. Bir sonraki yazida gorusmek uzere, esen kalin.
- Kemal Tahir'den Yorgun Savasci'yi okuyorum ve begeniyorum, hosuma gidiyor*. Ben edebi eserler okumaya tarihsel olarak cagdas yazarlardan basladim, yeni yeni geriye gidiyorum (bkz: Sabahattin Ali okumalarim), Yusuf Atilgan'i saymazsak - ki saymayalim, o cagdaslarindan farkliymis. Bu gittigimde Yorgun Savaci'yi ve Dostoyevski'den Suc ve Ceza ile Oteki Ben'i aldim. Onlara henuz baslamadim, ama yakindir. Kemal Tahir de bana hep Tahir Kemal'i hatirlatiyor, Alacakaranlik dizisinde Ugur Yucel'in canlandirdigi karakter -ki adi da Kemal Tahir'den gelme zaten. Ama okudukca artik daha cok baska seyler hatirlatacak cunku dahasi cok olan bir insan.
- Son gunlerde bana haftasonu iki gunluk tatilden ziyade, biri hafta ortasinda, digeri haftasonunda toplam iki gunluk tatilin daha yararli olacagini dusunmeye basladim. Haftasonu islerden cok kopuyorum ve hafta basladiktan sonra kafami islere geri toplamam zaman aliyor. Oysa diger turlu, birer gun olarak bolunse bu tatil, bir gunde hem islerden kopamam, hem de Persembe-Cuma'ya bu kadar yorgun dusmemis olurum. Haftasonu da ayni sekilde. Aslinda, yaptigim isin guzel yani bunu patronumla konusup bu sekilde calismam konusunda sansim var. Bir denesem mi diyorum ama hala cesaret edebilmis degilim.
-*Begeniyorum ve hosuma gidiyor arasindaki fark su: begeniyorum genel bir iyi olma halini temsil ediyor, hosuma gidiyor ise bana dokunan, keyif veren, sevdiren birseyler oldugu anlamina geliyor benim dilimde.
- Bir onceki yaziya bu basligi koymak istiyordum, sonra cocuk meselesinden bahsederken bu kadar civiklik yapmayayim diye vazgectim.
- Boyleyken boyle. Bir sonraki yazida gorusmek uzere, esen kalin.
Etiketler:
başka birşey,
bensel,
hayat memat
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







