bu da boyle bi animdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bu da boyle bi animdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağu 2009

tarif -bugunlerde

Birkac aydir neredeyse her haftasonu misir ekmegi ile misir unlu tuz kek arasinda birsey yapiyorum gec kahvaltimiz icin. Zaten misir ekmegini cok cok az yemis olsam da severim ve misir unu taa 90li yillarin basinda yaptigimiz Karadeniz gezisinde yedigim ilahi tattaki kuymak nedeniyle bende ustun bir yere sahipti. Seviyorum bir miktar kitir kitir olmasini mesela. Iste oyle icimden geldi tarif vermek bu yuzden:
Icerik:
- 1 bardak yogurt
- 2-3 kasik zeytinyagi
- 2 bardak misir unu
- 2-3 kasik beyaz veya tam un
- bir tutam (?) tuz
- 1 pakete yakin kabartma tozu
ve istenirse:
- 1 adet kabak (kucucuk dogranmis veya robotta cekilmis)
- 100-125 gr kucuk dogranmis mozarella veya eriyen cins bir peynir
- biraz kekik

Bunlarin hepsini karistiriyorsunuz, sirasi farketmez;) Sonra 200 C derece firinda 25 dakika civari pisiriyorsunuz ve afiyetle yiyorsunuz. Afiyetle yemezseniz darilirim kuser kuser bayilirim. Amin.
Vatana millete hayirli olsun.

12 Tem 2009

boyleyken boyle

Merhaba sevgili gunnuk. Canim sIkIliyor. Ama bu cok da bilinmedik veya alisilmadik bir durum degil; o yuzden sasirmadin degil mi? Ayrica kendimi ifade etme konusunda bile cok tembelim. Simdi de -ve her zaman- yazmak zor geliyor. Neyse. yine de cok gec olmadan not duseyim dedim (buyuk harf olayini kesiyorum, yazarken yorucu oluyor). nerde kalmistik; evet; soyle oldu:
buradaki can arkadasim doktorasini bitirdi. bu ay sonunda gidiyor. kendisi icin muhtemelen (ki o da henuz deneyimlemedigi icin emin olamadigimizdan) super bir hayata, deniz kiyisinda kucuk bir yerde yasayip yenice bir universitede ogretim gorevlisi olacagi bir yere. hem de memlekete. hem de bu kucuk yer boyle bir suru yere yakin. yani gudelik hayati sayfiye yeri hayati olacak. sabah denize gidip oglen universiteye ders vermeye gidecek, ya da tam tersi. mesela. ama gidiyor iste. bizse daha belki bir yil buradayiz. kaldik iki basimiza. bir devrin daha sonu geldi anlayacagin gunnuk. sonrasinda bizi ne bekliyor bilmiyorum. korkutucu. bu arkadasimla da bir daha boyle hergun, ya da haftada bilmem kac gun gorusemeyecegiz artik. uzucu mu uzucu. kIl. hmpf.
bundan once birsey daha oldu: ben mezun oldugum universiteye basvurmustum; yani bolum baskani ile konusmustum ki onlar da bolum-dekanlik-rektorluk-bolum surecinden gecirsinler basvurumu ve yokten kadro istesinler. ama benden once 10 kisi daha basvurmus (farkli alanlarda calismak icin) ve bunlarin bir kismini eski rektor reddetmis ama bekliyorlar ki yenisi kabul etsin. neyse demem o ki, bu iste bir gelisme olmuyor. benim basvurum hala bolumde beklemede. simdilik uc kisilik kadro istemisler ama yokun tutumu da bir sorunlu; universitenin bursuyla yurtdisinda doktoraya giden bir arkadasimin kadrosu bile zorunlu hizmet icin donup ders vermeye basladiktan 7-8 ay sonra cikti. yani. ve iste bu arada soyle birsey oldu; bana gitmek istedigim sehirdeki eski koklu bir baska universitedeki ilgili bolumun baskanindan orada ogretim uyesi olmam ve calistigim konularda calisacak bir grup kurmam teklifi geldi. vuhuuu; bir yandan tabii sevindim; basvurmamistim buraya, yani beni toplantilardan ve baskalarindan duyup boyle bir teklif yaptilar, universite fena degil ve ogrenci bulma zorlugum olmayacak, ama bir yandan da gonlumde yatan yer o degil. hala dusunuyorum. iyi yanlari, kotu yanlari, vasat yanlari tartmaya calisiyorum. bir ara gidip gozumle gorucem, kararimi da ondan sonra vericem. buraya girdikten sonra bir daha diger yere gecememe riski var, ama orayi da bekleyecek olursam 2-3 yil bekleme ve hatta yoke bagli olarak hic olmama riski var.
boyleyken boyle yani. gelecekle ilgili karar vermek zor.

15 Haz 2009

yazasim

geldi. yazasim. cok guzel bir tatil yaptim ama kisacik; 3.5 gun. Antalya'ya uctum 3 guzel arkadasimla, sonra geri geldim. pek ama pek guzeldi; tadi damagimizda kaldi. bu 3 guzel arkadasim burada doktora yillarini beraber gecirdigimiz arkadaslarim; Ispanyol, Italyan ve Arjantinli. cok zamandir istiyorduk kiz kiza bir Turkiye tatili. sonunda 3.5 gunle acilisi yaptik. tekrari basimiza. simdi oradan aldigim guzelim ceviz ve turunc recellerini hupletiyorum. incir receli acilmayi bekliyor. sakiz receli ise mutemadiyen Sibel'in sakizli lorlu kurabiye tarifinin varyasyonlari olarak vucut buluyor. bir de sakizli sutlac yaptim ama pirincleri biraz diri kaldi sabirsizligimdan. bir de gavur mali nisastayi begenmedim; alisik olmayinca herhal.
sonra baska seyler de oldu; mesela menenjit testi (bisi yok tabii menenjit falan; tamamen hastanenin pimpirikligi) yan etki olarak sadece yatinca gecen basagrisi yapabiliyormus onu ogrendik (sevgilim kocam tecrube etti ben taniklik). neyse ki gecmek uzere.
boyleyken boyle.

5 Haz 2009

dizi demisken

Sapkadan Babam Cikti diye bir dizi vardi TRT'de. Cok begenerek, severek izlemistik, doyamamistik. Zaten boyle lombadak diye ve insanda umut birakmayan bir sonla bitmisti. Simdi bu meshuur hirtlar vadisinde Memati'yi oynayan Gurkan'i ilk orada izlemistik. Musfik Kenter, Fikret Kuskan, Bennu Yildirimlar, Halit Ergenc, Ali Atay ve hatta hepsi. Butun oyunculari birbirinden guzeldi. Butun iyi diziler gibi cabuk bitti. Yine yapsalar boyle birsey. Senaryo yazari Berkun Oya imis. Iyi Seneler -Londra diye bir filmi de varmis; Zuhal Olcay ve Ali Atay oynuyormus; bulsak da izlesek.
Ama ben dizilere daha cok baglaniyorum. Bir de surekli oluyorlar ya; karakterlere baglaniyorum; ozledikce her hafta gorme olanagi oluyor hem. Gerci zaten bu denli baglandigim ya da begendigim cok dizi de yok.
Kuzeyde Bir Yer'in dvdlerini ismarlamistim birkac ay once. Arada izliyoruz, cok mutlu oluyoruz. Ne yazik ki altyazisi yok, ama olsun; hic yoktan iyidir. Onun da birkac dvdsi kaldi sadece. Uzuluyorum. Sonlarina yaklastik yine. Ama o dizide bolumler arasi cok devamlilik olmadigindan insan cani cekikce rastgele izleyebilir. Huzur istediginde.
Oz'u da sevkilim kocama dogumgunu hediyesi olarak almistim. Gerci o biraz vahsi bir dizi ama super.
Oyle iste. Donup donup ayni dizileri hatirliyorum. Alacakaranlik (Ugur Yucel'inkisi). Biraz Yeditepe Istanbul. Sasifelek Cikmazi (ah o ne guzelim diziydi).
Hele ask oldu mu icinde degmeyin keyfime. Gecen, guzel arkadaslarimla Antalya'da 3.5 gunluk bir tatil yaptik. Arkadasim erkek arkadasiyla biraz uzun konusup bizi beklettigi icin pardon dedi de ben de onemli degil "I always support love" dedim. Oyle. Yazicam o gezimizi de.

24 May 2009

bir kadin bir erkek

Cok guluyorum cok:)) Valla. Internetten, izlerken.

19 May 2009

Donna'ya ithafen

Berlin, benim icin Almanya'nin baskenti ve yillarca dogu ve bati olarak bir duvarla bolunmus, sonra da Alexanderplatz'daki sergiyi gezerken gozlerimi dolduran, hayal meyal televizyonlardan hatirladigim bir sekilde bu duvari yikilmis, yikilmasiyla da Dogu ile Bati Almanya'nin birlesmesine onayak olmus, dunyadaki cogu "komunist" rejimin ve soguk savasin bitmesine adi karismis bir sehir-di. Gunumuzdeki haliyle de Donna'nin gozdesi idi benim gozumde. Bir de Fairy Ka da begenmisti. Gidip de gormemis idim, gecen haftasonuna dek.
Simdi biliyorum ki, Berlin gercekten yasayan bir sehir ve guzel; boyle oldugu icin de, icinden nehir gectigi icin de, nehrin kiyisinda kafeler, bira bahceleri oldugu ve nehirde tekneyle tur yapildigi icin de, hem klasik bati mimarisinin, hem de dogu bloku mimarisinin ve modern bati mimarisinin izlerini tasidigi icin de guzel. Tarihi binalar ve nehirli yasanti baglaminda Paris'e benzettik biraz. Ama tabii Berlin'de Fransiz "soylulugu" ve burnu buyuklugu yok. Gerci Almanlar de yeri geldiginde cok burnu buyuk olabiliyor; tarihin gosterdigi uzre. Ama burasi kadar duzenli degil Berlin; yani duzenli ama yasayan, degisen, cesit cesit insanin oldugu, duzenin yasamin canliliginin onune gecip tekduzelestirmedigi bir sehir. Biraz Istanbul gibi, yasayan bir sehir olmasiyla, ama elbet daha Alman; yani daha duzenli ve daha guvenli. ve cok daha az kalabalik.
Oyle. Gittik, gorduk, dedik burada yasanirmis.

Fotograf de ekleyeyim ama sonra be.

4 May 2009

tuhaf insanlar

Tuhaf bir adamla karsilastik gecen gun. Alingan; daha da otesi; kompleksli; rahatsiz ama garip bir rahatsizlik; tartisirken; hem de ilk defa gorustugu birine "sus"casina laflar ederken yemegini yemege devam edebiliyor. Sonra ertesi aksam arayip basarilarini anlatmaya basliyor; guzel bile dedirtmeden; konusma dinle demege dili vararak. Suratina kapanan telefonun, sonraki acilmayan aramalarinin intikami mi; neyse ki tahmin edilip kapatilan telefonu geceyarisini birkac saat geckince ariyor. Sonra ses yok; olmasin da. Boyle insanlar da varmis.

24 Ara 2008

Afrika Kıtası No I: Tanzanya - Bölüm 2

Safaride 1. gün:

Tanzanya'yla ilgili ilk izlenimlerimden biri çok yeşil ve zengin bir doğaya sahip olduğu oldu. Yeşili Almanya'daki gibi sadece yeşilden ibaret değil capcanlı ve çiçekli bir yeşil; güneşin ve ekvatora yakınlığın getirdiği bir verim olsa gerek. Arusha'da kaldığımız otelden yola çıkıp Tarangire Doğal Parkı'na (milli park) giderken arabadan hayran hayran izledim etrafı.

Biz 9 kişilik bir safari grubu olarak 2 araba yola çıktık. Şoförlerimiz aynı zamanda rehberlerimiz: Yona ve Abraham. Biz arabayı eczacı bir anne ve 11 yaşındaki oğluyla paylaştık (isim cisim vermiyorum özel hayat adına), ama onlar ana-oğul zaten turlarla 25 ülke falan gezmişler ve de Kenya'da safariye katılmışlar daha önce - yani benim 11 yaşındaki arkadaşla en çok kim şaşıracak yarışına girmeme gerek kalmadı, az farkla da olsa ben kazandım:P :)

Tarangire, Arusha ve yol boyu geçtiğimiz yollar gibi; süper yeşil ve çok güzel bir park. Yaklaşık 3600 kilometrekarelik bir alanı kapsıyor. Milli park olduğu için o alanda insan yaşamıyor ve arabadan inmek yasak (yürüyüş safarilerinde silahlı rehberlerle geziliyormuş diye duydum ama biz böyle kimseleri görmedik).
Parka girmeden cipin tavanını kaldırdı rehberimiz ki arabada ayağa kalkıp etrafa camlar olmadan rahatça bakabilelim ve fotoğraf çekebilelim. Bütün safari boyunca da öyle gezdik.
İlk gördüğümüz arkadaşlar fillerdi:) Zaten en uzaktan gördüğümüz hayvanlar da onlardı hemen hemen. Uzaktan dediğim de işte 20-30 metre (ilk defasında bir uzaklık tahmininde bulunmaya kalkıp herkesin maskarası oldum - napayım alışkın değilim bu hayvanları bu kadar yakından görmeye!). Diğer hayvanlarla aramız genelde 1 ila 10 metre idi. Fillerle de 5-10 metre mesafeye geldik ama onlar aralarında yavrular olduğu için bundan pek hoşlanmadılar - ama bu daha sonraki günlere ait bir ufak not.

Filler, zürafalar ve zebralar benim ve sevgilim kocamın en sevdiğimiz hayvanlar oldu. Bir de asil, zarif ve hüzünli duruşlarıyla çitalar - ama bu da arkası yarın.
Bu parklar kocaman mekanlar olduğu için ciple içinde bol bol gezip hayvan gördüğümüz yerde duruyoruz. Fillerden sonra zürafalarla karşılaştık; masai zürafaları. Masai zürafalarını diğer türden ayıran desenlerinin yaprak gibi olması. Muhteşem asil ve kırılgan bir duruşları var. Hareketleri slow motion; acelesi olmayan ama tedirgin ve dikkatli arkadaşlar.
Sonrasında koca boabab ağaçları - ki bana önce Küçük Prens'i, sonra da Madagaskar'ı hatırlatıyorlar -, tepesi düz akasyalar ve bir dolu hayvan gördük: devekuşları, guineafowl denilen mavi boyunlu siyah puantiye gövdeli bir çeşit hindi, babunlar, çeşit çeşit antilop ve geyik - impalalar, dik dik ve hartebeest -, yarasa kulaklı tilkiler, kaplumbağa, yaban domuzu warthog ve öğlen yemek yediğimiz piknik yerinde masamızdan sandviç çalan hırsız maymunlar. Ayrıca aldığımız kitaptaki fotoğraflarına bakarak adının Trogon olduğuna kanaat getirdiğim bir çeşit kuş, ground hornbill isimli kırmızı yüzli ve boyunu siyah bir kuş ve adını bulamadığım kırmızı yüzlü, sarı boyunlu bir başka kuş.
Çeşit çeşit hayvanı bir arada görmek çok hoş birşey; insana hayvanat bahçesinde değil doğal hayatta olduğunu hatırlatıyor. Bir ara bir grup fil, impala ve babun aileleri yanyana idi. Hatta iki erkek impala birbirine girdi - bayağa böyle boynuzlarını toslatıyorlar-, dişi impalalar heyecanla bağırarak koştular. Ama kavga çok uzun sürmeden erkeklerden birinin çekilmesiyle sona erdi. Buradan da anlıyoruz ki hayvanlar çok akıllı; gerektiğinde geri çekilmesini biliyorlar;)

İlk günün sonunda milli parkın hemen bitimindeki bir çadır-otelde kaldık. Konaklama için ikişer kişilik bir oda banyolu, balkonlu çadır-evlerin olduğu bir otel. Tabii herkesin aldığı yer birbirinden uzakta ve yeşilliklerin, çalıların arasında olduğu için akşam karanlıkta otelin restoran bölümüne gidip dönerken masai kabilesinden görevliler eşlik ediyor. Elektrik de jeneratorle sağlandığı için sadece akşam 6.30 - 11.30 arası veriliyor. Çadır-evimizin banyosundaki küvetimiz köpek-inek arası bir hayvanın gövedisinin içerisindeydi. Mekan süper olmasına rağmen doğanın ortasında çadırdan bir evde kalmaktan dolayı benim en rahatsız uyuduğum gece bu gece oldu. Ses mes duymadım ama insan beyni insana neler yapıyor işte.

Ertesi gün kahvaltıdan sonra Tarangire'den Serengeti'ye doğru yola çıktık.

23 Ara 2008

Afrika Kıtası No I: Tanzanya - Bölüm 1

Gidiş veya Cehennem gibi bir başlangıçtan sonra cennete düşüş:

Sabah 3 gibi evden çıktık, gece tramvayını kıl payı kaçırdık ama dert etmeden taksiye bindik tren istasyonuna kadar. Sonra trene binip havaalanına ulaştığımızda saat 4.20 civarıydı. KLM ile Amsterdam üzerinden Kilimanjaro'ya olan uçuşumuzun bagajlarını vermek ve KLM web sitesinin hata verip değiştirmeme izin vermediği AMS-JRO uçuşunun koltuk numaralarını değiştirmek için Air France check-in counterına gittik. Ve cenehhem kısmı burada başladı, uçaktan inene dek azalarak sürdü.
Air France görevlisi burnu büyük (basbayağı arrogant), ukala ve çığırtkan kadın vize gerektiğini söyledi, biz de 'Evet, inince havaalanından alıcaz Kilimanjaro'da' dedik. Kendisinin ve onun etkisiyle diğer Air France çalışanlarının bunu kabul etmemesi sonucu biz uçağın kalkasına 45 dakika kala kağıt imzalayarak ancak Amsterdam'a kadar check-in yapabildik. Bu arada Meltem'i Tanzanya'yı bu ziyaretindeki ilk uykusundan saat sabah 6'da kaldırdık (neyse ki daha önce uyanmış, kitap okuyormuş biz aradığımızda), yardım istemek için. Ki bu yaptığımız en iyi hareket olmuş çünkü kendisinin sonraki iki-üç saat içinde verdiği uğraşlar ve edindiği yazı sayesinde (ki burası ayrı bir hikaye konusu) Amsterdam'a vardığımızda Kilimanjaro için check-in yaptırabildik. Uçaktaki bir takım aksiliklere rağmen (check-in yaparken yaşadığımız sorunları anlatmamıza rağmen bize vere vere yine abuk yerler verdiler, ayrıca koltuğun civarında zıplayarak dolaşan bir örümcek vardı, sonrasında boş olduğu için geçtiğimiz çıkış sırası koltuklarınınsa izlediğimiz filmin ortasında ekran-kumanda sistemi bozuldu, vs.), evet bütün aksiliklere rağmen yolculuk iyi geçti. Sonra uçak Kilimanjaro havaalanına indi, biz de heyecanla en önlerde uçaktan indik. Dışarıya adım atar atmaz, 27 derece anonsundan beklediğim korkutucu sıcağın yerine karşılaştığımız hafif nemli, ılık hava beni sevindirdi. Sonrasında da mis gibi çiçek kokuları.

Tam vize ofisinin önüne vardığımızda evrakları çıkarayım diye düşününce evrakların olduğu çantayı uçakta unuttuğumu farkettim. Evet. Sırt çantamı sevgilim kocama bırakıp bir depar geri uçağa doğru koşmaya başladım. İlk anda bunlar beni terörist sanıp vururlar mı diye düşündüm (evet yolcu indirmekte olan bir uçağa doğru koşarak giden bir insan!) ama 'burası Afrika' diyerek birşey olmayacağına kanaat getirdim. Burası koşan insanarın kıtası. Neyse çantaya sağsalim ulaşıp uçakta doldurduğumuz form ve 50şer dolar karşılığında vizelerimizi kolaycacık alınca ve hemen oracıktaki pasaport kontrol görevlisi adam ona doğru uzattığımız pasaportlarımıza bakmadan 'vize ofisinden mi geliyorsunuz, o zaman geçin' deyince, 'tamam' dedim, 'burası çokça bizim memleket gibi' ve güleryüzlü ve rahat bir ülke. Tanzanya.

Bizi otele götürecek aracı bulmamız ve otele gelmemiz, hepsi sorunsuz ve güzel işledi. Zaten ağaçlar, yeşil ve çiçek, bitki kokuları bizi fazlasıyla mutlu etti havaalanında ve yolda.
Akşam safari ekibimizin bir kısmıyla tanışıp cibinliğin altında bir uyku çektik ve ertesi sabah kahvaltıdan sonra safari ciplerimiz bizi almaya geldi.
Safari firmasına uğrayıp hesabımızı kapattık, döviz bozdurduk ve marketten safari süresince yetecek kadar su aldıktan sonra Tarangire Milli Parkı'na doğru yola çıktık.
Arkası yarın ;)


Faideli bilgiler ansiklopedisi:
Safari firması: Arusha Fortes Safaris
Safaride gezdiğimiz yerler:
Tarangire, Serengeti, Ngorongoro, Manyara gölü
Para birimi:
Tanzanya şilingi (1 usd yaklaşık 1.25 şiling)


Ayrıcaaaa, ben açgözlülük edip sanki yazabilecekmiş gibi bir de gezi blogu yapmaya kalkışmış ve ancak 1 yazı yazabilmiştim. Bu Tanzanya yolculuğunun tamamını yazabilirsem belki zincirlerimi kırarım diyorum.Buyrun, tıklayın.

Ayrıca 2: blog başlığı resmindeki bütün fotoğrafları ben çektim ;)

9 Kas 2008

is

Bu aralar isimde mutluyum; yeni isimi, yeni patronumu, calisma ortamini, enstituyu ve grubu seviyorum; memnunum. Bir not duseyim dedim. Isin kendisiyle ilgili sorunlar habire cikiyor ve hatta bir sekilde berbaer calistigim, daha dogrusu bana yol gostermesi gereken insanin bu konudaki bilgisiyle ilgili olumsuzluklar da var. Ama bunlar kurdurugum ilk cumle kadar onemli degil. Yani patronunun yonetiminden, ortamdan memnun olmanin ne kadar motive edici birsey oldugunu farkettim; ya da tecrube ettim diyelim. Bunca zaman sonra iyi geldi.

Umarim benzerinden sevkili kocamin da basina gelir en yakin zamanda.

3 Eki 2008

gunlerden bir gun

Buraya sonbaharla kis geldi kolkola. Asagidaki guzelim resimler ani olarak kafamdaki yerlerini aldilar. Ben buraya yazmaya baslayali beri epey oldu; baska bloglardan is, ask, cocuk haberleri geldi, sanki benim hayatim hep bir suruncemede, tik yok. Oysaki ben de bu arada doktorami bitirdim, enstitu ve az bir miktar konu degistirdim, baska baska memleketler gezdim (ayrica bir yolculuk daha var ama onu sonra yazicam). Iyi geldi simdi boyle yazmak. Baska baska seyler de oldu; cocuk konusunda baski yapanlardan biriyle baskiyi sevgilimin uzerine atmamak icin tartistim. Cocuk statu sahibi olmakla da mi alakandiriliyor bir yastan sonra; bir de "soyunun devami" bu kadar onem mi tasiyor cidden? Ve de cocuk ergen veya genc yasa gelip itiraz etmeye baslamadikca, hatta bu itirazlarini surdurmedikce onun ayri bir birey oldugu farkedilmiyor, unutuluyor. Insan ne cabuk kapilip gidebiliyor dusuncelerine, duygularina. Ne cabuk bir sey tutturup baska acilarin farkina bile varmayabiliyor.
Bir de, hirs insani cirkinlestiriyor belli bir olcuden sonra.

Bir de bu aralar, dinlerin hayata, dusunceye hakimiyetinin cogunlukla kapaliliga yol acitigini dusunmeye basladim. Hosgoru falan lafta cogu zaman. Ornegin, Turkiye'deyken Koln'e cami yapilmasiyla ilgili haberlere rastladim; belediye meclisinde bu fikre evet oyu verenler sol, sosyal demokrat goruslu partiler; ornegin hristiyan demokrat partili uyeler hayir oyu vermis. E hani seninki dinse o da din; ibadet yerine hosgoruyle yaklasmasi gereken bir dini adinda barindiran parti olmali degil miydi? Oysa, sosyal demokrasi, dinin hakimiyeti olmayan gorusler cok daha acik, cok daha hosgorulu bu ornekte. Ya da, sanirim bir yil once, buyuk gazetelerden birinde bir yazi vardi: bir yaz gunu gazeteci bir hatun Istanbul'un bazi semtlerinde turbanli dolasmis, daire kiralamaya calismis, turbanlilarin cok oldugu muhafazakar semtlerde de dize gelen bir etekle. Ve turbanli dolastigi semtlerde herhangi bir olumsuz tepkiyle karsilasmazken (ki sirf turbanli veya carsafli kadinlar diye yanlarindan omuz atarak gecen kadinlar da biliyorum maalesef), digerinde sirf gorunusune bakilarak geri cevrilmis emlakcilardan bircok yerde.
Kapali gorusluluk her zaman kotu. Ve dinler kitaba ve ornegin hristiyanlik icin kiliseye/Vatikan'a/Patrikhaneye bagli kalmak durumunda olduklarindan onlarin kapali kalmasi, degismemesi daha muhtemel. Gerci bircok sey kulturel ve yoruma bagli. Insanlar kendi akillarini kullanmaya usenmemeli. Ya da yer edinmek, statu edinmek, rahat etmek icin yapmamali bazi seyleri. Dinlerin buradaki en buyuk etkeni etki alanlarinin genisligi ve kuresel olmalari. Yoksa birinin musluman dedigine oteki demeyebilir is ortadakini yorumlamaya gelince.
Neydi bu kadar atip tutmanin sonucu: kapali gorusluluk kotudur, insan kendi aklini (da) kullanmali.

Birileri bizi kandirmis gibi geliyor insanin erdemlerinden bahsederken. Kardeslik, esitlik falan anlattilar, biz de sandik dunya oyle, insanlar boyle dusunuyor; dusunmeyenler, uymayanlar istisna. Oysa tam tersiymis. Okullarda dogru okutsunlar; evladim erdem iyidir ama az bulunur falan desinler; sonra sudan cikmis baliga donuyor cocuk dunyanin geri kalaniyla karsilasinca.
Su, bu, o, gene de var olmak guzel.

17 Tem 2008

paği

Paris'e biletlerimizi aldim demin, otel rezervasyonu ile beraber. Yihhuu, yuppii ve eheh diyorum. Evet duygularimi anlatmaya kelimeler yetmiyor:P Tam 10 sene sonra bir daha gidicem Paris'e gelecek ay, ve bu defa hep istedigim gibi; sevkilimle; sevkilim kocamla. Paris bence Istanbul'dan sonraki en guzel sehir, soylemis miydim?

10 sene olmus yahu. Bak o zaman da Le Grand Bleu'nun 10. yiliydi, bu defa 20. yili ve ben yine Agustos'ta Paris'te olacagim. Belki denk gelir de bu sefer sevkilimle gider izleriz. Ama ona gelmeden yapacak ne cok sey, gezecek, aylaklik edecek ne cok sokak olacak. Buyuk ihtimalle gene Louvre'da gene sira beklemeyi goze almayiz, Eiffel'e de cikmayiz. Gerci kuyruklar azsa bu defa dusunebilirim/z. Ama Sacre Coeur'e gideriz Paris'i izlemeye, Notre Dame'in en azindan yanindan geceriz, bir de tekneyle Seine'den gecerken bakariz. Ve sokaklar, meydanlar, bit pazarlari, cafeler ve sokaklar ve kopruler..

29 Haz 2008

tatil

Bugun gazetede her yaz basinda cikan tipik "bavulunuzu neler koymalisiniz?" konulu yazilardan birine rastladim. Unutmusum boyle yazilarin varligini; birden taa gerilere ortaokul-lise yillarina gittim; butun 3 aylik tatillerimi Didim'de anneannemlerin yaninda gecirdigim guzel yillara. Gerci dogumumdan lise sona kadar her yaz boyleydi ama ortaokuldan itibaran daha bir tatil heyecanli ve daha kendi basina bavul hazirlamali idi. Simdi o zamanlar ve butun uzun, rahat deniz kiyisi tatilleri oyle uzak ki gerceklesmekten. Geri donmek, oyle uzun tatiller yapmak istiyorum. 3 ay boyunca okul neydi unutayim istiyorum; bu omur boyu ogrencilik isini secerken isin bu kismini atlamisim ben.
Gitgide cocuklugumu ozlemeye baslamam pek hayre alamet degilmis gibi geldi bana.

25 Haz 2008

mac ertesi

simdi hani mac ertesi, biraz bira icmisiz, bir dolu almanin icinde gollere bagira bagira sevinmisiz, yanimda oturan alman adam "kos" sozcugunu ogrenmis ben habire soyleyip durdugum icin, super futbol oynamis Bizim milli takim, hele ki ilk 20 dakika saskoloz olmus alman milli takimini ezmisiz boyle, sonra onlar bizim taktik (ya da bizim onlardan aldigimiz taktikle) 90. dakika golu atip yenmisler gam mi? hic degil. yillar olmus futbol izlemeyeli. gecen cumaki hirvatistan macinin normal suresi cok sIkIciydi, sonrasi hostu ama bu mactaki futbolun her dakikasi eglenceli, her daim heyecanliydi. simdi de artik kimse sans eseri bu noktaya geldiler, b.k gibi oynayip yenildiler diyemez bize. gonul isterdi yenmek, milli takim oynayisiyla o umidi cokca verdi de, ama/ve sonucta ben eglendim arkadas;)

1 Nis 2008

bugun

Enstituye geldim, cayimi ictim, calistim, susadim ve su icmek icin mutfaga gittim. Musluktan. Her zamanki gibi (tamam calisma kismi her zaman olmayabiliyor. a, bir de bazi gunler kahve iciyorum cay yerine, bazen de hicbirsey. hayatim o kadar da sIkIcI degil yani. neyse konuya don.). Mutfakta, tam muslugun oldugu kisimda bir yazi, Almanca ve Ingilizce. Ingilizcesi bir garip, ama burada ben dahil hemen hickimsenin anadili olmadigindan, umursamiyorum. Ama yazanlara birkac kere bakiyorum, saskinliktan, sinirden, afallamis: diyor ki, birkac gundur sulara dihidrojen monoksit karismaktaymis, bu madde asit yagmurlarinda bulunan ve tumore yol acan bir maddeymis vs. Ha? Ne? Ama? Bizim kampusteki nukleer reaktorden mi geliyor? Ha? Ama ben son birkac gun de dahil o suyu iciyorum, cay kahve iciyorum, elimi yikiyorum, kantinde muhtemelen musluk suyu kullanilarak yikanip pisirilen yiyecekleri yiyorum? Ben bu kampuste duramam. Hatta kapatmalari gerekmez mi?
Hemen sevkilim kocam dahil 3 kisiye eposta attim, musluk sularini icmeyin dihidrojen monoksit karismis diye. Sonra kocamla skypeden yazisirken, nasil olur ya diye diye, ben bi sorayim dedim birilerine. Bir arkadasa gittim, o da ayni paranoyalar ve sorulara sahip. Dedik bi bakalim, enstitunun baska yerlerine de asmislar mi yaziyi. O yukari, ben asagi kata bakmaya karar verdik. Derken, ben asagidaki mutfakta yazi olmadigini gorunce, biranda aklima geldi; bugunun tarihi.
O yaziyi oraya koyani pataklamak istiyorum bana yasattigi sinir ve sok dakikalari icin. Ama farkedince acayip rahatladim yahu!

14 Ara 2007

6 derece/dunya kucuk

Ilk Ycurl'un blogunda rastlamistim bu 6 derece teorisine. Insanlar 6 adimda birbirinin tanidigi cikar teorisinin facebook'da* dogrulanabildigine dair kendi deneyimlerini yazmisti Ycurl. Oysa ben facebookun bana ilk gunler yasattigi surprizi bir istisna sanmistim; hani kirk yilda bir olan bir olay.
Degilmis. Sonrasinda yazliktan bir baska cocukluk arkadasim lisede bir muzikalde beraber oynadigimiz birinin listesinde cikti. Bugun de bir baska arkadasimin arkadas listesinde gezerken, bir calistay/yaz okulu sirasinda tanistigim bir kizin arkadas listesine zipladim ve orada Everfever'i buldum. Ve bu Everfever benim kardesimin ev arkadasinin arkadasi cikti. Yuh, oha ve dahi ne diyim bilmiyorum. Evet, dunya kucuk.


* Facebookta bir grup da kurmuslar bu 6 derecelik bagla ilgili, ama bu sozunu ettigim insanlarin hepsi listemde degil. Olsalar zaten listedeki insan sayisi kimbilir kac olur dusunmesi bile ilginc.

** Simdi herkesin kimlerin tanidigi oldugunu kesfetmek icin sabirsizlaniyorum. Merakliyim evet. Kediyim de zaten zaman zaman.

17 Kas 2007

zeytinyagli dolma

Zeytinyagli biber dolmasi yaptim bugun. Turkiye'den biberlerle. Hayatimda ilk defa. Gerci biberlerin kabuklari cok ince degildi, biaz da tuzu az olmus ama gene de olmus be! Icini de cigden koydum; bir tek sogani ve cam fistigini biraz kavurdum.

10 Kas 2007

santa fe

Buralar guzel yerlermis, sonradan aklim basima geldi ama vakit yok. Bir dahaki sefere artik; olmazsa bir sefer biz yaratiriz. Iyimser olmayi sevdigimi soylemis miydim? Ama her konuda degil. Bir de ne zaman blog yazmaya baslasam sacmaliyorum.
Bir suru turkuaz, amber ve renkli taslardan yapilma taki satiliyor sehirde her dukkanda. Kendimi alamadan dolastim; paralar uctu; daha da ucardi da insafli bir insanim ben.
Bu simdi bir not olsun. Birazdan yeni yazi gelecek;)

25 Eki 2007

feysbuk

Populer kulturu takip eder hale geldim Lost'tu facebook'tu derken (burada yazar bir yandan populer kulture bok atarken bir yandan da kendini temiz tutmaktadir). Facebook'u ilk kardesimin sayfasinda gormustum ama merak etmemistim. Internet o zamanlar benim icin kimlik bilgilerini, yerini yurdunu acikca insanlara sunacagim bir mekan degildi. Insanlar ilkokul arkadaslarini bulduklarini yazdiklarinda da benim icin pek birsey ifade etmedi. Ta ki Paluk birkac isim sayana kadar lise yillarindan. Meraklandim birden, ne yapiyormus izlerini kaybettigim bu guzel insanlar minvalinden, attim kendimi facebook'a. Attim ama dalmadim. Bahsi gecen insanlarin sadece bir kismina ve zaman icerisinde yazdim.
Ama facebook'un bana cok guzel surprizleri* oldu.
Once cok sevdigim yakin bir arkadasimi buldum, hem de hamileyken;) Isyerinden internete baglanamadigi icin eposta adresleri dolup kapaniyordu, biz de yurtdisinda olunca telefon olayi yalan olmustu. Bazi arkadasliklar vardir hani, yillarca ayri dusseniz bile gorustugunuz anda kaldiginiz yerden devam edersiniz. Karsinizdakini anlar, hisseder, onun da sizi anladigini bilirsiniz. Simdi ben kendim hamileymiscesine seviniyorum; "teyze" oluyorum yahu!
Sonra, yazliktan 10-15 senedir gorusemedigim bir arkadasim buldu beni. O beni bulunca yazliktan cocukluk arkadaslarim dustu aklima, epeydir gorusemediklerim. Onlari ararken, ikinci surpriz geldi. Buldugum cocukluk arkadaslarimdan birininin evli oldugu hatunun ismi cok tanidik geldi. Hem de cok tanidik. Evet ya, megerse ben farkinda olmadan cocukluk arkadaslarimdan birinin esinin blogunu okuyup, dolayli da olsa ailesinin maceralarini takip ediyormusum. Hatta tanismisim bile gecen sene kisacik bir gorusmede de olsa. Sonra donup Ibeking'in yazin cektigi fotograflara bir daha bakinca hem arkadasimi tanidim hem de yazlikta bizim sokakta cekilmis resmi. Ibek Didim dedikce sorasim geliyordu nerede Didim'de diye ama hic ihtimal vermedigimden sormamistim. Sanirim o resimlerden biri bizim evin caprazindaki evin onunde cekilmis. Hatta belki Ibek annanemle tanismistir:)

Daha da yazardim ama simdi cok uykum var; belki sonra devam ederim desem?


* surpriz boyle yaziliyormus diye ogrenmistim dil uzerine yuksek lisans yapan bir hocadan.

iyi de bana ne?

10 Ağu 2007

bugun

Hayatimda ilk defa akademik dunyada boyle garip bir insanla karsilastim. Hayatimda ilk defa sadece is iliskim olan bir insanin aslinda isle ilgili olmasi gereken konusmalari yuzunden bu kadar sinirlerim bozuldu, titredim, gozumden yas geldi. Kendi bakis acisini ve yaptiklarini sanki ben yapiyormusum gibi soyleyen bi insan. Dun yazdiklarimin esin kaynagi.
O kadar inanilmaz geliyor ki hala. Is dunyasi nasil dusunemiyorum bile. Gerci bu kadin gibisi kolay bulunmaz. Neyse kendisiyle iliskim bitti, ki kendisi benim odamda ikamet edecekti iki ayligina daha, odasi da degisiyor.
Ahah cok komik geliyor boyle bir duruma dusmem. Neyse gecti bitti diyorum.