dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nis 2010

Kemal Tahir

Çok değil iki kitabını okudum henüz Kemal Tahir'in. Adının çağrıştırdıkları arasında olumlu şeyler olmasaydı da bu denli sever miydim; evet kesinkes severdim, çünkü sevgim okuduklarıma dair, hissederek; coşkuyla, hırsla, neşeyle, ayıplamayla ve düşünerek okuduklarıma dair.*

Yol Ayrımı'nı yeni okuyup bitirdim. Esir Şehir Üçlemesi'nin son kitabıymış, ama ilk ikisini okumadım. Oysa şimdi bütün Kemal Tahir eserlerini okumak istiyorum. Öylesine güzel. Çünkü bu kitapta hem insanın insan olarak, medeni olarak varolması, arkadaşlık ilişkileri, iyi kötü eleştirisi, hem politika ve sosyoloji hem de çok partili sisteme geçişin ilk denemesi ve o dönemim tarihi var. Hatta aşk bile var.

Kemal Tahir'in hemen bütün baş karakterleri iyi insanlar; çok akıllı ya da kesinkes iyi değil hepsi ama onlar bile genelde kötülüğü planlayıp yapan insanlar değil, kötülükleri farkına varmamaktan, düşünmemekten ileri geliyor. Ama en baş karakterler, ya da süregelen ve hep söz verilen, öne çıkan karakterler müthiş aklı başında, çoğunlukla yerinde, mantıklı ve olaylara farklı yönlerden bakarak eleştiriler yapan, çok yönden bakmaya çalışan, kendinden başkalarını da düşünen ve doğma büyüme saf oldukları için değil de bu başkalarını düşünmeleri ile iyi olan insanlar. 

Sonra 1930'lardaki birçok olgunun nasıl şimdi de aynı olduğu, o zamanki siyasi ve devlet yapılanmalarının nasıl aslında aynı olduğunu görüyor insan. Belki bir kısmını abartmıştır, elbet yanlı yazmıştır ama o vakit de günümüzde ülkemizdeki işler bir insanın 1950lerde görüp düşündüğü gibi işliyor demektir. 

Demem o ki, biri de buraya gelip, benim yazdıklarıma dayaranak, ettiğim sözleri kaale alınacak bulursa, Kemal Tahir okusun.**


*Yerli edebiyatta bunu bir Oğuz Atay kitaplarında hissettim, bir de İçimizdeki Şeytan'da. Bir de Aylak Adam'da belki.

**Padişah fermanı gibi durdu "demem o ki" diye başlayıp emir kipiyle bitirince, ironiye bak.

8 Nis 2010

Schtolts demis ki

Kitapların altını çizmiyorum, sayfa yanlarına notlar almıyorum diye hiç bir yere not düşmeyecek değilim ya:

Oblomov: Madem ki para kazandıktan sonra köye gidip rahat etmeyeceksin, ne diye çalışıyorsun öyleyse?
...
Oblomov: Peki insan ne zaman yaşar öyleyse? Ne diye hayatımızı berbat etmeli?
Ştolts: İşin kendisi için; başka birşey için değil. Çalışmak hiç değilse benim hayatımın gayesi, içi, dışı, her şeyidir. İşte sen hayatından çalışmayı attın; ne oldun sanki?
...

diye yazmış İvan Gonçarov.

Sonradan ek: Ve daha da önemlisi; "Ya şimdi, ya hiçbir zaman."

Daha henüz 1/3'ünü yeni bitirdim kitabın, o yüzden lütfen spoiler içeren yorumlar yazmayın;)

21 Mar 2010

hukumeti topa

Deprem oldu; Sili'deki etkisi Turkiye'de olacaginin yuzbinde biri oldu; abartmiyorum. Nasil? Hem de Sili bizden fakir, bazi konularda bizden geri bazi konularda bizim gibi bir ulke olmasina ragmen? Japonya'yla karsilastirmiyoruz yani kendimizi; "Japonya ekonomik olarak ve teknolojide bizden cok ileride" bahanemiz yok yani. Nasil peki; nasil oluyor Sili'deki az olum az hasar? Cunku Sili'de binalar depreme dayanikli; cunku onlar ulkelerinin deprem bolgesi oldugunu unutmuyorlar; koyduklari kurallari uyguluyor ve denetliyorlar.

Sonra, Ermeni tasarisi bir ulkenin daha meclisinden gecti; ulkemizin basbakani ne yapti; "Turkiye'deki kacak Ermeni iscileri geri gondeririz ha" diye tehdit etti. Ve bu adamlar hala hukumet. Nasil? Nasil oluyor da Turkiye'de yuzbinlerce kacak yabanci ve muhtemel sigortasiz yani bir nevi kacak milyonlarca yerli isci olabiliyor? Nasil basbakan bir de bundan haberdar oldugunu belirten; durum cok normalmis gibi mesru kilan sozler edebiliyor - youtube konusunda "ben giriyorum; siz de girin" demesi gibi!-? Nasil oluyor da karsi ciktiklari Ermeni tasarisinda iddia edilen davranisla ayni zihniyetteki bir davranisi uygulayacaklarini soyleyebiliyor? Nasil dusunebiliyor boyle bir eylemi? Ve  nasil bu dusundugunun mantikli, yapilabilir olduguna kanaat getiriyor? Nasil oluyor da bu sozleri bir ulkenin basbakani olarak; bir ulkeyi, bir devleti temsil ederken dile getirme curetini gosterebiliyor?
Ve hicbir sey de olmuyor karsiliginda.

Vatandaslik bilgisi derslerinde bize absurt seyler ezberleteceklerine adam gibi seyler ogretseler keske. Hakkaten oturup bir suru sey ogrenmem gerek benim bu konularda da.

8 Tem 2009

tespit

18 Haz 2009

Turkiye'nin binbir yuzu

Boyle de bir proje varmis. Roportajlar internetten izlenebiliniyor. Izleyelim, ogrenelim. Duyalim; gorelim.

19 May 2009

Donna'ya ithafen

Berlin, benim icin Almanya'nin baskenti ve yillarca dogu ve bati olarak bir duvarla bolunmus, sonra da Alexanderplatz'daki sergiyi gezerken gozlerimi dolduran, hayal meyal televizyonlardan hatirladigim bir sekilde bu duvari yikilmis, yikilmasiyla da Dogu ile Bati Almanya'nin birlesmesine onayak olmus, dunyadaki cogu "komunist" rejimin ve soguk savasin bitmesine adi karismis bir sehir-di. Gunumuzdeki haliyle de Donna'nin gozdesi idi benim gozumde. Bir de Fairy Ka da begenmisti. Gidip de gormemis idim, gecen haftasonuna dek.
Simdi biliyorum ki, Berlin gercekten yasayan bir sehir ve guzel; boyle oldugu icin de, icinden nehir gectigi icin de, nehrin kiyisinda kafeler, bira bahceleri oldugu ve nehirde tekneyle tur yapildigi icin de, hem klasik bati mimarisinin, hem de dogu bloku mimarisinin ve modern bati mimarisinin izlerini tasidigi icin de guzel. Tarihi binalar ve nehirli yasanti baglaminda Paris'e benzettik biraz. Ama tabii Berlin'de Fransiz "soylulugu" ve burnu buyuklugu yok. Gerci Almanlar de yeri geldiginde cok burnu buyuk olabiliyor; tarihin gosterdigi uzre. Ama burasi kadar duzenli degil Berlin; yani duzenli ama yasayan, degisen, cesit cesit insanin oldugu, duzenin yasamin canliliginin onune gecip tekduzelestirmedigi bir sehir. Biraz Istanbul gibi, yasayan bir sehir olmasiyla, ama elbet daha Alman; yani daha duzenli ve daha guvenli. ve cok daha az kalabalik.
Oyle. Gittik, gorduk, dedik burada yasanirmis.

Fotograf de ekleyeyim ama sonra be.

4 May 2009

tuhaf insanlar

Tuhaf bir adamla karsilastik gecen gun. Alingan; daha da otesi; kompleksli; rahatsiz ama garip bir rahatsizlik; tartisirken; hem de ilk defa gorustugu birine "sus"casina laflar ederken yemegini yemege devam edebiliyor. Sonra ertesi aksam arayip basarilarini anlatmaya basliyor; guzel bile dedirtmeden; konusma dinle demege dili vararak. Suratina kapanan telefonun, sonraki acilmayan aramalarinin intikami mi; neyse ki tahmin edilip kapatilan telefonu geceyarisini birkac saat geckince ariyor. Sonra ses yok; olmasin da. Boyle insanlar da varmis.

23 Nis 2009

23 Nisan/dogumgunu

Bunu, ben yaptim diye degil de, belki birilerinin aklina daha duser; birileri daha da iyisini, guzelini yapar diye yazmak istiyorum.
Bu dogumgunum yaklasirken (evet yas 31 oldu hala dogumgunu kutluyorum; bilahere cocuk olarak da seviniyorum) hediye ne istiyorum diye dusunup birsey bulamadim. Birseye ihtiyacim yok; kiyafet desen fazla fazla var; kitap desen, muzik desen ben istedigimde istedigimi alabiliyorum. Zaten Ankara'ya gittigimizde, sulalecek toplastigimizda, bana gelen hediyeler hem cogunlukla benim zevkime gore olmuyorlar. Birsey yokmus yani istedigim.
Sonra, 'o zaman' dedim 'bana hediye almalarini engel olsam, ya da o hediyelere aktarilacak parayi baska bir yere aktarmalarini saglasam'. Cocuklara. Kimsesiz cocuklara. O ara, arastirmaya basladim, internetten, kimsesiz cocuk yuvalarini Ankara'daki. Kalp kalbe karsiymis turu bir tesaduf eseri, tam bu sirada Sardunya yeni blogunu acti; hani yaptigi kolyeleri alabilmek icin herhangi bir sivil toplum kurulusuna bagis yapmaniz gereken. Ben de dusunmege basladim; nasilsa Ankara'ya gidiyorum, kuru kuru bagis yapmak yerine baska birseyler yapsam; o paranin yerini buldugundan emin olsam. Orada yasiyor olsaydim, haftada bir, iki haftada bir gider 0-5 yas cocuklarla oynardim. Tanzanya'dakinin tadi damagimda kaldi cunku. Cocuklari seviyorum cunku. Ben de cocugum cunku. Onlar benim arkadaslarim. Kendilerini minciklanacak pelus oyuncaklar degil, birlikte eglenilecek, gulunecek, paylasilacak bireyler olarak gordugum icin. Bir de bazi yonleriyle ezik bir insan olmam nedeniyle olsa gerek cocuklardan da boyle olanlariyla iyi iletisime gecebiliyorum. Ama zaman yok. Yasadigim yerin dilini bilmiyorum (ne aci degil mi; ama gercek; butun bunlari yapabilecek kadar konusamiyorum ve anlamiyorum bu dili). O yuzden, baska seyler dusundum. Asagidaki tanimak yazilarini yazmamdaki asil neden de okuyucuya akil danismakti bu konuda; akil akildan ustundure dayanarak. Firsat olmadi. O ara benim aklima bir fikir geldi. Cocuklari tiyatroya goturecektim. Ben goturemesem de biletlerini alacak, gerekiyorsa araba ayarlayacaktim. Bunun icin Ankara'daki benim ulasabilecegim mesafedeki en buyuk SHCEK yurdunu sectim. Once gittim konustum onlarla; sonucta onlar icin de uygun bir tarih olmali, arac vs isi nasil olur, bu is icin ozel izin gerekiyor mu vs anlasmak gerek. Cok kolay oluyormus. Gittik, kapidaki gorevlilere dedik boyle boyle biz cocuklar icin birsey yapmak istiyoruz, tiyatroya goturmek gibi. Gorevliler bizden bir kimlik aldi, birine telefon ettiler ve onun odasini tarif ettiler bize; yurdun halkla iliskiler gorevlisi. Kendisi gayet guleryuzlu ve isini iyi yapan bir hatundu. Tesaduf o ki benim dusundugum yas grubu degil ama yetirtirme yurdundaki kizlar bir vakittir tiyatroya gitmek istiyorlarmis; biz de ustune denk gelmisiz. Cocuk ve genc gruplarinin basindaki gorevlilere telefon edildi vs, tarihler, oyunlar kararlastirildi. Bir de bize 7 Haziran'da yapilacak kermesleri icin tanesi 5 tl olan biletlerden 20 tane verdiler, satabiliriz biraz diyince. Hersey yolunda gitti; yalniz cocuklar icin uygun olan tarihteki DT cocuk oyunlarinin butun biletlerini Migros kapatmis; alisveris yapanlara veriyormus. Bu arada belirteyim Devlet Tiyatrolari cocuk tiyatrosu bileti 2 TL. Sacma, ayip birsey bir markete tum biletleri satmak. O yuzden maalesef onlara tiyatro bileti ayarlayamadik. Ama 23 Nisan icin bando kurup kiyafet almislar ve parasini odeyememis imisler (bir gonullu soz vermis ama sonradan sorun cikmis), biz de biraz ona yardimda bulunduk. Genc kizlara da 25 adet tiyatro bileti aldik; bu Cumartesi icin. Yurdun zaten 20 kisi falan alan bir araci varmis; ayrica gerekirse biz ayarlariz dediler. Kermes biletlerini de sattik akrabalara; satamadiklarimizi da annem gittigim kurslarda satarim diyerek aldi. Butun bunlar icin annem para verdi, annanem para verdi, biz verdik ve bu benim dogum gunu hediyem oldu. Umuyorum onumuzdeki yillarda daha buyuk caplilari olur;)
Bu arada, kiyafet, yiyecek, oyuncak vs goturmek isterseniz SHCEK'in web sayfasinda da yazdigi gibi bunlari elden dagitmaniza izin vermiyorlar (biz denemedik ama hem okudum hem de baskasina soylenirken isittik). Gerekcesi de gayet mantikli aslinda; cocuklarin alisip her gelenden dilenci gibi birsey istememeleri. Mesela biz bu halkla iliskiler gorevlisi kadinla konusurken bir ilkogretim okulundan bir gorevli geldi. Ona da dediler; biz oyuncaklari depoya koyariz, hangi ihtiyac oldukca grubun ihtiyaciysa cikarir veririz diye. Yine bu arada; okullara uygulamali toplumsal dayanisma cinsi bir ders konmus; bu yuzden bayaga cok ziyaret oluyormus yurtlara; programlari doluydu mesela buranin iki ay kadar. Ne guzel.
Sonra da dogumgunumde sulalecek gunes altinda oturarak, denge oyunu oynayip gulerek, sonra da guzide universiteme gidip arkadas, kardes ve sevkilim kocamla tatlu yiyerek mutlu mesut bir insan oldum.

Son bu arada; ben lisede felan idim, yine bu islere gonlum kaymisti, babam da beni yine Ankara'daki bir komsesiz cocuklar yurduna goturmustu. Bahceden girer girmez etrafimiza cocuklar dolustu, bize ne getirdin diye cekistirmeye basladilar. Benim en garibime gideni, daha okula gidecek yasta olmayan cocuklarin para istemeleriydi. Niye, ne ihtiyaci olacak, biri mi istiyor ondan para, ihtiyaclari mi karsilanmiyor; niye ister yurttan disari cikmayan bir cocuk, para? Gorustugumuz insanlar da garip gelmisti. Sadece hisler ve birkac parca goruntu kalmis; iyi sonuclanmayan, birsey yapamadigim ve yapabilecegimi dusunmedigim bir ziyaret. Ama iste, bu yildirmadi, bitirmedi, kapatmadi. Bu sefer hic oyle olmadi; bu sefer guzel oldu, birseyler yapabildim; onlarin hosuna gidecek birseyler.
Iste boyle. Hem millet meclisimizin, hem de tum cocuklarin 23 Nisan bayrami kutlu olsun.

19 Mar 2009

tubitak'in evrimi

pazar filesi, bez torba

Ibek super bir eylem baslatmis; naylon torba yerine pazar filesi kullanalim eylemi;)
Ben de ona katki olsun diye buradaki durumu yazayim dedim.

Almanya'da supermarketlerde naylon posetler parayla satiliyor. Dolayisiyla buradaki insanlar
genelde yanlarinda bez torba veya pazar cantasi tasiyorlar. Bittabi biz de. Cok hazirliksiz yakalandigimiz durumlar haric naylon torba hic almadik. Birkac tane bez torbamiz var. O torbalari aldigimizdan beri yani yaklasik 5 senedir toplasan 10-15 tane naylon poset almamisizdir. Bez torbalardan birer tane yanimizda bulundurmaya calisiyoruz. Ama asil superi gecen sene annem bir gezi sirasinda gittigi Kaptan Cousteau muzesinden rengarenk torbalar almis; bana da bir tane verdi. Torbayi katlayip koydugun minik bir kabi var, bir de anahtarlik gibi cengelli ucu var kenarinda. Iste bu torba super pratik oldu cunku hic yer kaplamiyor.
Bu tip torbalardan 1-1.5 euroya buradaki bazi marketlerde de satiliyor. Ayrica her supermarkette 1 euroya bez torba satiliyor. Markete evden gidiyorsak yanimiza uc dort bez torba alip gidiyoruz. Her ihtimale karsi da cantamizda hep bir torba oluyor;)

17 Mar 2009

su bu o ve film

Blog aleminde gezinip durmamdan da anlasilacagi uzre (beni gezerken kim takip ediyor; kim anlayacaksa benden baska) bugun yine bir calisamama gunu yasiyorum. Bu durum uzerinde calismaya calistigim bu yan projeyi sevmememden kaynaklaniyor. Tam bir ilerleme gostermeye baslamistim ki bir yazilim sorunu sonrasi (ihtiyacim olan bir yazilim kullandigim sistemde yuklu degil) vazgectim. Simdi toparlayip islerin bir kismini bakasina dagitmak icin eposta yazsam diyorum ama onu bile yapmak yerine internette gezinmekteyim. Benim gibilerin eline kalirsa bu bilimden cok gelisme beklememek mi gerek acaba? Ama her zaman boyle degilim; daha dogrusu her projede boyle degilim.
Neyse. O bu degil yine izledigim filmler konulu bir yazi yazmak istiyordum ben. Depresyonda kalmak icin yapilabilinecek en etkili seylerden biri kendinizi uyusuk tutmaniz. Gunumuz teknolojisi sagolsun bu olanagi pek guzel sagliyor; internette gunluk okumak olsun (baskalarinin hayatlarini dusunurken kendimizinkini unutalim), birseyler izlemek olsun (ne oldugu onemli degil, onemli olan kendi hayatimizi unutalim). Tabii okunan seyler bize dokunuyorsa biryerlerden bu bizi kendimize getirebiliyor. Yok, boyle degil; dogrusu su; okudugumuz ya da izledigimiz sey bizi dusunduruyorsa, silkelenip biraz kendimize gelmemizi saglayabiliyor.
Ben de son yillarda mutemadiyen film ve dizi izliyorum. Peki neden buraya yazmiyorum? Demek ki iz birakan, dusunduren seyler degilmis. Tabii takdir edersiniz ki dilini dogrudurust bilmedigimiz festival filmleri felan da pek izlenemiyor. Zaten pek film festivali de olmuyor. Ama yakinda bir Turk filmleri festivali var; basarabilirsem gozume kestirdigim 3-4 film var. Ama konferansti oydu buydu da var haftaya; bir de bu asosyallik ve tembellik seviyem goz onune alindiginda kendimden cok da umitli degilim. Bu yuzden yanima yandas bulmaliyim beni durtecek; usengecligi bahane olarak kullanmami engelleyecek.

Boyleyken iki gun once nihayet "Yasamin Kiyisinda"yi izledim Fatih Akin'in filmi. Begendim. Yine begendim ve de; yani izledigim tum diger Fatih Akin filmleri gibi (cok da degil; Duvara Karsi, Istanbul Hatirasi ve im Juli'yi izledim.). Zaten Fatih Akin bu teget gecmeleri isliyor her filminde ve ben cok dogal ve guzel buluyorum bunu. Ama bu filminde de gordugum baska bir sahne, sahneler dusundurdu beni. Dikkat burasi spoiler iceriyor; bitince soylerim.
Hani Nejat'in babasinin Ayten'in annesine tokat atip, kadinin yere dusup oldugu sahne. Bir de Charlotte'un hayatinda ilk defa elinde silah tutan bir sokak cocugunun tek el atesiyle oldugu sahne. Duvara Karsi'da da vardi; abi siseyle bir geciriyordu adamin kafasina; adam kafasina aldigi bu darbeyle bir de yere carpip oluyordu. Hayat bu kadar kolay yani. Bitiveriyor. Ustelik normalde siddetten saymayabileceginiz bir eylemle. Yani siddet bu kadar tehlikeli. Azcigi bile; bir "an"i bile, normalde hic yapmadiginiz birsey olsa bile bir felakete; bir hayatin sonlanmasina yol acabiliyor.
Spoiler bitti.
Bu yuzden cok etkilendim Fatih Akin'in tarzindan. Bu denli acayip birseyi boylesi dogal ve basitce anlatabildigi icin. Ve bir yandan da acayip insani, toplumsal bir mesaj tasiyor. Bir de kendisinin filmleri cok rahat izlenebiliyor onca rahatsiz edici olguya ragmen; cok dogal geliyor bana filmdeki hersey, su gibi akip gidiyor. Ve bu oyunculuklardan degil salt (ki bu filmde Nurgul Yesilcay bile o kadar gozume batmadi; guzelim Turk aksaniyla ingilizce konusmasi vs de gayet normal olmus), yonetimden bu; yonetmenden.

Oyle, diyim dedim. Ben begendim bu filmi. Hatta belki en begendigim Fatih Akin filmi bile olabilir, eger Istanbul Hatirasi'ni degerlendirme disi tutarsak. Im Juli de guzel bir filmdi ama boyle tokat gibi carpmamisti suratima. Evet Duvara Karsi bir bicimde biraz sona kaldi. Sanirim da sonu yuzunden. Yoksa onu da bayaga begenmistim; haksizlik etmiyim gayet dolu ve ovgu olarak soyluyorum rahatsiz edici bir filmdi. Proje fikri baglaminda iliskili Kebab Connection'i kategori disina aliyorum; yoksa o da eglenerek izledigim guzel bir filmdi. Hah tamam, izlediklerimin hepsini ovdum! Yok bence ben siralamaya yapmaya calismiyim; kafam karisti. Her biri iyi ve farkli acilardan etkileyiciydi diyeyim.


not: hadi ben de bir goruntu ekledim yaziya. dedim filmi hatirladigimda aklimda kalan goruntulerden biri olsun; sagolsun afislerden biri yapmislar onu; kolayca buldum.

19 Şub 2009

Tanzanya - Zanzibar adası: Yunuslarla yüzmek

Tanzanya'nın Zanzibar adasındaki son günümüz; öğleden sonra 4-5 gibi Dar üs Selam'a uçacağız, akşam da Dar üs Selam'dan geri Avrupa kıtasına. Zaten 2 gün olmuş Zanzibar'a geleli ve gelmeden hastalandığımız için etrafı gezecek vaktimiz olmamış. Dolayısıyla benim Tanzanya'ya gitmeden gördüğüm ve gidince teyit ettiğim Hint okyanusunda yunuslarla yüzme turu ve Zanzibar'ın merkezi Stone Town'ı görme işi bu son yarım güne kalmış durumda. Bir önceki gece son anda ayarladık pazarlıklar sonucu pahalıca bir yunus + taş kent turu, oradan da havaalanı. Sabah 7.30'da gelip alacak araba bizi; yani erken kalkma işi yakamızı bırakmadı bir türlü; olsun yunuslar için değer;)

Araba gelip bizi alıyor. Yunuslarla yüzeceğimiz yer adanın ta öteki ucunda, uzun kısmının en güneyinde yer alıyor, dolayısıyla varması da 1-1.5 saat sürüyor. Vardığımızda yeni geri dönen bir dolu minik tekne ile karşılaşıyoruz. Zaten bize de sabah en erken giden olmanın en iyisi olduğunu; böylece ortalıkta turistler tarafından henüz rahatsız edilmemiş daha fazla yunus olacağını söylemişlerdi. Geri dönen tekneleri görünce biraz üzülmüştüm bu yüzden ama bizim kaldığımız yer adanın öteki ucu olunca en erken çıkan tekne olabilmek için 6'dan önce yola çıkmamız gerekirdi ve zaten 10 gündür sabah o saatlerde ayaktaydık. Sonra biz minik teknede yalnız olacağımızı sanırken birilerini bekleyeceğimizi öğreniyoruz. Neyse, biri İtalyan biri Lübnanlı ve biri de Kenyalı üç genç geliyor; iki de tekneci 7 kişi biniyoruz. Bu arada palet ve şnorkel de kiralamışız, e iyi tamam.
Burada ben ve yunuslarla ilgili bir parantez açam gerekiyor. Ben bazı sevdiğim konuların çok genel geçer olduğunu, herkesin sevdiği, beğendiği şeyler olduğunu düşünüyordum; örneğin sinema, fotoğraf, yunuslar. Halbuki son zaman anladım ki öyle değil. Evet, ben denizi ve denizin içindekileri seviyorum. Yüzmeyi ama özellikle -henüz/hala tüplü dalamasam da tüpsüz halde olsun- sualtından gitmeyi seviyorum. Evet, "güzel birşey, olabilir" değil hissettiklerim; basbayağa seviyorum. Hem bu yüzden yani denizi ve içindeki yaşamı sevdiğimden, hem de kendileri zeki, duyarlı ve eğlenceli varlıklar olduğundan, yunusları da seviyorum. Gerçi farkındayım vahşi hayvanlar ve sürü olarak küpekbalıklarını safdışı bırakabilecek denli de güçlüler.
İşte bu yunuslarla yüzmeye gidiyoruz biz mini bir tekneyle. Bizden başka sanırım bir ya da iki tekne var etrafta. Bir 15-20 dakika gittikten sonra ilk yunusları görüyor kaptanımız. Biz bir yanda görmeye çalışıp br yandan da paletler, giymeye çalışıyoruz. Neyse apar topar suya atlıyoruz ama çok uzaktalar. Bir süre böyle, hızlıca yunuslara doğru yüz, tekneye geri dön, tekneyle biraz daha git, tekrar atla yunusları yakalamaya çalış şeklinde geçiyor. Ama yine de denize atladım tekne her durduğunda. Biraz telaşlı geçti; yunuslara yaklaşmak için hızla yüzme, çok acıtan deniz analarına dayanma ve sürekli tekneden çağrılarak çok kısa süreler suyun içinde kalabilme durumları yüzünden. Bir de sorduk; köpekbalığı olmuyor dediler ama tabii emin olmıyor insan; gerçi bu telaşede onu düşünecek pek zaman olmuyor ama. Suda her yanda manyak gibi acıtan deniz anaları olmasına rağmen bayağa çabaladım. Yüzmeyip yunuslar gelse diye huzur içerisinde bekleme şansım olmadı deniz anaları yüzünden.

Bu süre zarfında ben iki kere yunuslara 2-3 metre yaklaştım; hemen altımda yaklaşık 15-20 tanesi yüzüyordu derinlerde hızla. Hatta bir keresinde sevgilim kocam teknede kalmıştı; hemen arkama doğru 1-1.5 metre yanımda bir yunus atlayıp yüzüyormuş.
Çok güzeldi. Ben hem mutlu oldum, heyecanla yaklaşmaya çalıştım yunuslara, hem de biraz korktum o kalabalık aileden açık denizde, hoşlanmazlar, rahatsız olurlarsa diye.
Bütün bunları yaparken elbette hiç fotoğraf çekmeye çalışmadım. Aklımda suya atlamalarımız, yakıp kabartan deniz anası dokunuşları ve asıl altımda derin mavide yüzen 10-15 yunus kaldı.
En güzeli dalgıç kıyafetiyle yüzmek; böylece deniz analarından korunmuş olur insan. Sonra bir de tüplü dalmak gerek yunusların arasına. Bir de bizim şnorkeller su geçiriyordu; alışık olduğunuz bir palet ve şnorkelle gitmeli (buradan da anlaşıldığı gibi gene yapmak istiyorum;).

Meltem gibi resim altı koyacak olursam: ilk iki fotoğraf tekneden kıyıya doğru, sonuncusu da yüzdükten sonra ıslak saçlarımla Stone Town'da öğle yemeğinde, kendisini fotoğraflamamdan bıkmış sevgilimin karşı atağı

18 Şub 2009

madrid 2 - muze ve dahasi

Yazmayi unutmusum; Madrid'de bir muze gezecek zamanimiz vardi ve ben Reina Sofia muzesini sectim. Bu Madrid'deki ikinci meshur muze, ilki del Prado. Prado'da daha klasik Ispanyol ressamlarin resimleri varmis, Goya gibi. Ben cok klasik sevmedigimden (hele ortacag hic sevmiyorum; Munih'teki Alte Pinakothek'te mesela bir sure gezdikten sonra carmiha gerilmis Isa v seytan resimleri gormekten icime fenaliklar basiyor), Reina Sofia'yi tercih ettim. Burada en meshurlardan Miro, Picasso ve Dali'nin eserleri sergileniyor, baska ressamlarin yaninda. Miro benim hep eglendigim bir ressam olmustur, yine oyle oldu, eglenceli buldum Reina Sofia'daki resimlerini. Picasso ve Dali'ye ise daha cok uzuldum; yani icinde bulunduklari ruh halleri yuzunden. Gerci belki dunyanin kotulugunu, tuhafligini cizmek ve surekli boyle ruh halleri icinde bulunmak, buna kafa yormak insani vicdanen rahatlatiyordur. Ve yine gerci, bu adamlar bunu toplumsal sorumluluk adina degil de klasige karsi gercekustune dair yapmamislar mi? (bunu tamamen atiyorum, tamamen kendi tahminim yani; birgun firsat bulursam okurum, ya da muzeleri bir sanat tarihcisiyle gezerim de ufkum acilir belki - cunku simdilik en cok gorsel zevk adina gemekteyim muzeleri.) Bir de Picasso'nun Guernica'nin (ki o da orada sergileniyor) parcalarini kara kalem cizdigi resimlerdeki gozleri begendim; asimetrik, ciftinden farkli ve guzel.
(Yeri gelmisken belirteyim, en sevdigim ressam Vincent van Gogh.) Avrupa'da ve Amerika'da bir dolu muze gezmisim. Ve genellikle seviyorum, egleniyorum muze gezerken. Salt resim degil, arkeoloji, kultur. Ve cidden fikir sahibi oluyor insan o yerin tarihi ve kulturu hakkinda.

Bir de Endiseli Peri Ispanya'nin mimarisine vurgu yapinca, bu sabah yeniden dusundum Avrupa mimarisinin benzerliklerini ve Turk mimarisin ne denli farkli oldugunu. Ve bir sosyolojik atip tutmaya daha ulastim;) Once tespit: Avrupa'daki cokkatli binalar gayet eskiye dayaniyor; 14-15. yuzyil, hatta daha eski. Yani o tarihlerden beri baskalariyla birarada yasamaya aliskin Avrupa halki. Bizdeyse o tarihlerde evler avlulu, mustakil evler, cok katli binalar degil. Bu yuzden biz aileyle birarada yasamaya aliskiniz. Biraz da bu yuzden bizle aile kurumu Avrupa'dakinden daha guclu (ve daha mudaheleci). Ve biz ailenin otesindeki insanlarla ayni icli dislilik olmadan birarada yasamaya cok daha gec basladik, ve biraz da bu yuzden toplum yapisi, devlet, demokrasi cok daha yavas gelisiyor bizde. Ama Avrupaliyi sehirlesmeye, birarada yasmaya iten ne bilemiyorum; yani salt ekonomik kosullar mi yoksa bizdeki ummetciligin ve gocebeligin olmayisi (gocebelik salt yerlesememe etkisiyle degil, yerlestigin yeni yerde yabanci olma ve bu durumda elindekine yani ailene tutunma etkisiyle de) mi bilemiyorum.
Beni doktora ogrencisi olarak almak isteyen sosyolog olursa soylesin;) Ay ya da ne ugrascam doktorayla direk beraber makale falan yazalim diye de dusunmedim degil ama bu yokyapiyla ne yazilir yahu (bu nasil bir ukalalik, nasil bir kendini bilmezlik!). Doga bilimlerinin hepsini bilemeyecegimi, hepsiyle ugrasamayacagimi anladim ama biri bana sosyal bilimlerde de herseyi yapamayacagimi soylesin. Doktora ogrencilerine daha fazla para verseler sanirim hayatimi cesitli konularda doktora yaparak gecirebilirdim. Evet.

16 Şub 2009

madrid


Madrid'e gittim 2 gunlugune, babama yari-tercumanlik yapmak adina. Hava pek guzeldi, 10-12 derece, gunesli. Madrid hem Akdenizli hem de Avrupali bir sehir; mimari olarak diger Avrupa sehirlerinden cok farki olmasa da insanlari baglaminda; yani Almanlar gibi donuk degiller, sicaklar ama ayni zamanda duzenliler. Soyle bir ornek vereyim; yayalar illa trafik isiklarindan gecmiyor, ya da yok bossa kirmizida da geciyor, ama arabalar yolda yaya gecidi cizgileri varsa isigin rengi ne olursa olsun duruyorlar. Ayrica sabah metorda havaalani hattinda dahi ise gidenlerin yarisi kadin. Ve ayni zamanda ucuz bir sehir; ozellikle kiyafetler -tamam en ucuzlari Cin mali vs, Zara oranin markasi ama kardesim 5 euroya canta/ayakkabi/hirka/pijama mi olur? Olur da bunlari 5 euro karsiligi olan 10 TL'ye Turkiye'de anca bulabiliyor insan. Cin mali olmayan urunlerin fiyatlari da bizdekinden cok da farkli degil. Hele onlarin ortalama gelirinin bizim ulkemizdekinin muhtemelen 3 kati falan oldugunu dusunursek, Turkiye gercekten pahali bir ulke.

Indirimden faydalanip, is icin gittigimizden de ellere ayip olmasin diye 5 yildizli fantastik bir otelde kaldi. Fantastikligi her katini ayri bir mimarin tasarlamis olmasindan kaynaklaniyor. Bize ilk verdikleri oda boyle star wars tarzi beyaz isikli bir koridordan girilen bembeyaz bir odaydi amma ve lakin banyosunu odanin geri kalanindan ayiran tek sey beyaz kalinca perdeler oldugundan, daha normal tasarimli baska bir kattaki bir odaya degistirttik.
Boyleyken boyle.

24 Ara 2008

Afrika Kıtası No I: Tanzanya - Bölüm 2

Safaride 1. gün:

Tanzanya'yla ilgili ilk izlenimlerimden biri çok yeşil ve zengin bir doğaya sahip olduğu oldu. Yeşili Almanya'daki gibi sadece yeşilden ibaret değil capcanlı ve çiçekli bir yeşil; güneşin ve ekvatora yakınlığın getirdiği bir verim olsa gerek. Arusha'da kaldığımız otelden yola çıkıp Tarangire Doğal Parkı'na (milli park) giderken arabadan hayran hayran izledim etrafı.

Biz 9 kişilik bir safari grubu olarak 2 araba yola çıktık. Şoförlerimiz aynı zamanda rehberlerimiz: Yona ve Abraham. Biz arabayı eczacı bir anne ve 11 yaşındaki oğluyla paylaştık (isim cisim vermiyorum özel hayat adına), ama onlar ana-oğul zaten turlarla 25 ülke falan gezmişler ve de Kenya'da safariye katılmışlar daha önce - yani benim 11 yaşındaki arkadaşla en çok kim şaşıracak yarışına girmeme gerek kalmadı, az farkla da olsa ben kazandım:P :)

Tarangire, Arusha ve yol boyu geçtiğimiz yollar gibi; süper yeşil ve çok güzel bir park. Yaklaşık 3600 kilometrekarelik bir alanı kapsıyor. Milli park olduğu için o alanda insan yaşamıyor ve arabadan inmek yasak (yürüyüş safarilerinde silahlı rehberlerle geziliyormuş diye duydum ama biz böyle kimseleri görmedik).
Parka girmeden cipin tavanını kaldırdı rehberimiz ki arabada ayağa kalkıp etrafa camlar olmadan rahatça bakabilelim ve fotoğraf çekebilelim. Bütün safari boyunca da öyle gezdik.
İlk gördüğümüz arkadaşlar fillerdi:) Zaten en uzaktan gördüğümüz hayvanlar da onlardı hemen hemen. Uzaktan dediğim de işte 20-30 metre (ilk defasında bir uzaklık tahmininde bulunmaya kalkıp herkesin maskarası oldum - napayım alışkın değilim bu hayvanları bu kadar yakından görmeye!). Diğer hayvanlarla aramız genelde 1 ila 10 metre idi. Fillerle de 5-10 metre mesafeye geldik ama onlar aralarında yavrular olduğu için bundan pek hoşlanmadılar - ama bu daha sonraki günlere ait bir ufak not.

Filler, zürafalar ve zebralar benim ve sevgilim kocamın en sevdiğimiz hayvanlar oldu. Bir de asil, zarif ve hüzünli duruşlarıyla çitalar - ama bu da arkası yarın.
Bu parklar kocaman mekanlar olduğu için ciple içinde bol bol gezip hayvan gördüğümüz yerde duruyoruz. Fillerden sonra zürafalarla karşılaştık; masai zürafaları. Masai zürafalarını diğer türden ayıran desenlerinin yaprak gibi olması. Muhteşem asil ve kırılgan bir duruşları var. Hareketleri slow motion; acelesi olmayan ama tedirgin ve dikkatli arkadaşlar.
Sonrasında koca boabab ağaçları - ki bana önce Küçük Prens'i, sonra da Madagaskar'ı hatırlatıyorlar -, tepesi düz akasyalar ve bir dolu hayvan gördük: devekuşları, guineafowl denilen mavi boyunlu siyah puantiye gövdeli bir çeşit hindi, babunlar, çeşit çeşit antilop ve geyik - impalalar, dik dik ve hartebeest -, yarasa kulaklı tilkiler, kaplumbağa, yaban domuzu warthog ve öğlen yemek yediğimiz piknik yerinde masamızdan sandviç çalan hırsız maymunlar. Ayrıca aldığımız kitaptaki fotoğraflarına bakarak adının Trogon olduğuna kanaat getirdiğim bir çeşit kuş, ground hornbill isimli kırmızı yüzli ve boyunu siyah bir kuş ve adını bulamadığım kırmızı yüzlü, sarı boyunlu bir başka kuş.
Çeşit çeşit hayvanı bir arada görmek çok hoş birşey; insana hayvanat bahçesinde değil doğal hayatta olduğunu hatırlatıyor. Bir ara bir grup fil, impala ve babun aileleri yanyana idi. Hatta iki erkek impala birbirine girdi - bayağa böyle boynuzlarını toslatıyorlar-, dişi impalalar heyecanla bağırarak koştular. Ama kavga çok uzun sürmeden erkeklerden birinin çekilmesiyle sona erdi. Buradan da anlıyoruz ki hayvanlar çok akıllı; gerektiğinde geri çekilmesini biliyorlar;)

İlk günün sonunda milli parkın hemen bitimindeki bir çadır-otelde kaldık. Konaklama için ikişer kişilik bir oda banyolu, balkonlu çadır-evlerin olduğu bir otel. Tabii herkesin aldığı yer birbirinden uzakta ve yeşilliklerin, çalıların arasında olduğu için akşam karanlıkta otelin restoran bölümüne gidip dönerken masai kabilesinden görevliler eşlik ediyor. Elektrik de jeneratorle sağlandığı için sadece akşam 6.30 - 11.30 arası veriliyor. Çadır-evimizin banyosundaki küvetimiz köpek-inek arası bir hayvanın gövedisinin içerisindeydi. Mekan süper olmasına rağmen doğanın ortasında çadırdan bir evde kalmaktan dolayı benim en rahatsız uyuduğum gece bu gece oldu. Ses mes duymadım ama insan beyni insana neler yapıyor işte.

Ertesi gün kahvaltıdan sonra Tarangire'den Serengeti'ye doğru yola çıktık.

23 Ara 2008

Afrika Kıtası No I: Tanzanya - Bölüm 1

Gidiş veya Cehennem gibi bir başlangıçtan sonra cennete düşüş:

Sabah 3 gibi evden çıktık, gece tramvayını kıl payı kaçırdık ama dert etmeden taksiye bindik tren istasyonuna kadar. Sonra trene binip havaalanına ulaştığımızda saat 4.20 civarıydı. KLM ile Amsterdam üzerinden Kilimanjaro'ya olan uçuşumuzun bagajlarını vermek ve KLM web sitesinin hata verip değiştirmeme izin vermediği AMS-JRO uçuşunun koltuk numaralarını değiştirmek için Air France check-in counterına gittik. Ve cenehhem kısmı burada başladı, uçaktan inene dek azalarak sürdü.
Air France görevlisi burnu büyük (basbayağı arrogant), ukala ve çığırtkan kadın vize gerektiğini söyledi, biz de 'Evet, inince havaalanından alıcaz Kilimanjaro'da' dedik. Kendisinin ve onun etkisiyle diğer Air France çalışanlarının bunu kabul etmemesi sonucu biz uçağın kalkasına 45 dakika kala kağıt imzalayarak ancak Amsterdam'a kadar check-in yapabildik. Bu arada Meltem'i Tanzanya'yı bu ziyaretindeki ilk uykusundan saat sabah 6'da kaldırdık (neyse ki daha önce uyanmış, kitap okuyormuş biz aradığımızda), yardım istemek için. Ki bu yaptığımız en iyi hareket olmuş çünkü kendisinin sonraki iki-üç saat içinde verdiği uğraşlar ve edindiği yazı sayesinde (ki burası ayrı bir hikaye konusu) Amsterdam'a vardığımızda Kilimanjaro için check-in yaptırabildik. Uçaktaki bir takım aksiliklere rağmen (check-in yaparken yaşadığımız sorunları anlatmamıza rağmen bize vere vere yine abuk yerler verdiler, ayrıca koltuğun civarında zıplayarak dolaşan bir örümcek vardı, sonrasında boş olduğu için geçtiğimiz çıkış sırası koltuklarınınsa izlediğimiz filmin ortasında ekran-kumanda sistemi bozuldu, vs.), evet bütün aksiliklere rağmen yolculuk iyi geçti. Sonra uçak Kilimanjaro havaalanına indi, biz de heyecanla en önlerde uçaktan indik. Dışarıya adım atar atmaz, 27 derece anonsundan beklediğim korkutucu sıcağın yerine karşılaştığımız hafif nemli, ılık hava beni sevindirdi. Sonrasında da mis gibi çiçek kokuları.

Tam vize ofisinin önüne vardığımızda evrakları çıkarayım diye düşününce evrakların olduğu çantayı uçakta unuttuğumu farkettim. Evet. Sırt çantamı sevgilim kocama bırakıp bir depar geri uçağa doğru koşmaya başladım. İlk anda bunlar beni terörist sanıp vururlar mı diye düşündüm (evet yolcu indirmekte olan bir uçağa doğru koşarak giden bir insan!) ama 'burası Afrika' diyerek birşey olmayacağına kanaat getirdim. Burası koşan insanarın kıtası. Neyse çantaya sağsalim ulaşıp uçakta doldurduğumuz form ve 50şer dolar karşılığında vizelerimizi kolaycacık alınca ve hemen oracıktaki pasaport kontrol görevlisi adam ona doğru uzattığımız pasaportlarımıza bakmadan 'vize ofisinden mi geliyorsunuz, o zaman geçin' deyince, 'tamam' dedim, 'burası çokça bizim memleket gibi' ve güleryüzlü ve rahat bir ülke. Tanzanya.

Bizi otele götürecek aracı bulmamız ve otele gelmemiz, hepsi sorunsuz ve güzel işledi. Zaten ağaçlar, yeşil ve çiçek, bitki kokuları bizi fazlasıyla mutlu etti havaalanında ve yolda.
Akşam safari ekibimizin bir kısmıyla tanışıp cibinliğin altında bir uyku çektik ve ertesi sabah kahvaltıdan sonra safari ciplerimiz bizi almaya geldi.
Safari firmasına uğrayıp hesabımızı kapattık, döviz bozdurduk ve marketten safari süresince yetecek kadar su aldıktan sonra Tarangire Milli Parkı'na doğru yola çıktık.
Arkası yarın ;)


Faideli bilgiler ansiklopedisi:
Safari firması: Arusha Fortes Safaris
Safaride gezdiğimiz yerler:
Tarangire, Serengeti, Ngorongoro, Manyara gölü
Para birimi:
Tanzanya şilingi (1 usd yaklaşık 1.25 şiling)


Ayrıcaaaa, ben açgözlülük edip sanki yazabilecekmiş gibi bir de gezi blogu yapmaya kalkışmış ve ancak 1 yazı yazabilmiştim. Bu Tanzanya yolculuğunun tamamını yazabilirsem belki zincirlerimi kırarım diyorum.Buyrun, tıklayın.

Ayrıca 2: blog başlığı resmindeki bütün fotoğrafları ben çektim ;)

16 Ara 2008

ucundan accik

Geldik! Cennet ulke Tanzanya'nin kuzeyi ve Zanzibar adasi, guleryuzlu rahat insanlar, super hayvanlar, gunes, yemyesil. Biraz not alayim dedim yolculuk boyunca, pek beceremedim. Ama yine de daha uzun yazicam.
Zurafalari, filleri ve zebralari ilk gordugumdeki -hatta her gorusumdeki- coskuyu, kedigillerin davranislarini, bir dolu farkli tur antilopu, tur tur Turkceleri olmayan kocaman kuslari, kedi ile kopek arasi boyutlari olan minicik geyik 'dik dik'i, yarasa kulakli tilkileri, yavrularini kucaklarinda tasiyan hizli hirsiz maymunlari, birbirinin tuylerini havalandiran babunlari, komik su aygirlarini, cooook uzaktan durbunle birazcik gorebildigimiz gergedanlari, john travolta sacli yaban domuzlarini, Meltem*'in Turkce cevirisiyle kaya sicanlarini, hepsini hepsini. Bu sadece muhtesem bir ulkeye ve muhtesem bir geziye bir giris.


* tekrar tekrar, cok cok, tesekkurlerimle!

9 Kas 2008

roportaj

Mustafa belgeseli uzerine Can Dundar'la roportaj yapmis Ayse Arman, burada. Yillardir ara ara okuyorum Ayse Arman'i; roportajlarini begenmem, gundelik yazilarini severim; blog okur gibi. Her ne kadar onlarin bir tanesinin Douglas Adams'in kitaplarindan birinde gecen bir olaydan direk calinti oldugunu gorsem de, kendi gundelik hayatiyla ilgili olanlarinin samimi oldugunu dusunurum. Onu gazeteci gibi okumam yani, blogger gibi okurum (tabii bu durumda bunlari gazetecilik adi altinda niye bir suru para alarak o kosede yazdigi tartisilabilir). Ama bugun, farkli birsey oldu. Can Dundar'la yaptigi roportaji begendim. Gecenki yazimda da kendisinin toplumda olup bitenlere dair yazidigi bir yazinin bir kismini begenip alintilamistim. Degisiyor sanki Ayse Arman. Ona da yaradi sanki yurtdisinda yasamak, ulkeyi, olan bitenleri biraz daha disaridan, uzaktan gormek, baska kulturler, baska olasiliklar tanimak.
Roportajin konusu Mustafa belgeselinin cok tartisildigini biliyorum suan Turkiye'de. Ben izlemedim, imkanim da yok. Ama roportaji okuyunca Can Dundar'in ne yapmak istedigini kavradigimi dusunuyorum en azindan, ve yapmak istedigi de, roportaj boyunca verdigi ornekler de bana gayet guzel gorundu. Ve iyi bildigim birsey bizim ulkemizde Ataturk'un gercekten tabu oldugu. Ve bu tabuyu gayet hirt, dusuncesiz bir insanin bile karsisindakine ustun cikmak icin kullanabildigi; suregiden alakasiz bir tartismanin icine "ben Ataturk gencligiyim" cinsi bir cumle sokarak (bkz: BBG ve her turlu evlendirme, gozetleme vs programlari). Bizim ulkemizde bir tartismada ustun cikmak veya hatta sozlerinin dinlenmesini istiyorsan, soylemen gereken iki sey var; bir Ataturk'u sever sayarsin, izinden gidersin, bir de muslumansin. Seneler once Reha Muhtar'in Ates Hatti programinda birseyler tartisiliyordu, Bedri Baykam falan vardi konuklar arasinda, birileri musluman lafi edecek oldu, butun konuklar biz de "elhamdulillah muslumaniz, ama ..." diyerek devam ettiler cumlelerine. O zaman dank etmisti kafama.
Iste boyle, not duseyim istedim; henuz izlememis olsam da Can Dundar'in (ki daha once yaptigi belgeselleri izledim ama gazete yazilarini okumam, durusu da biraz populist gelir bana) Mustafa'yla, ya da en azindan altinda yatan niyetle iyi birseyler yapmaya calisiyor olduguna dair bir izlenimim var, ve soyledikleri beni sevindirdi.

Sonradan ek: Bir de bu roportaj var, beni sevindiren.

5 Kas 2008

not

Bugunlerde olan biten iki seyle ilgili not dusmek istiyorum:

Barack Huseyin Obama'nin ABD baskanligina secilmesi -benim diledigim birseydi, her ne kadar Irak ve Turkiye politikalari bizim ulkemizin cikarlari yonunde olmayabilecekse de, en azindan temsil ediyor gorundugu degerler icin, daha fazla demokrasi, daha az saldirganlik ve bunca yil siyahlara kolelik yaptirmis, hala ayrim yapabilen bir toplumun, dunya uzerinde boylesine etkili bir ulkenin siyah bir baskaninin olmasi acisindan diledigim birseydi Obama'nin secilmesi, ve sasirtici ama oldu. Bakalim simdi ne olacak, o temsil eder gorundugu seyleri ne kadar temsil ediyor, ulkesinin politikasi uzerinde ne kadar etkili olabilecek.

ve maalesef Huseyin Uzmez vakasi ve AKP hukumetinin onu kurtarmak icin yaptiklari. Herbiri ayri bir habere baglanti. Bir de bu var; 14 yasindaki bir kizin 70kusur yasindaki bir adamlar cinsel herhangi bir iletisiminde riza aranmasinin gereksiz ve yanlis oldugunu dusunsem de, yazinin son kisimlari ilginc. Soyle yaziyor son kisminda:

"Geçen gün, parkta gençlerin banklarda ele ele oturmasını, öpüşüp koklaşmasını engellemeye çalışan "Buranın aile parkına dönüştürülsün istiyoruz!" diyenlerin haberlerini okuyunca geldi bunlar aklıma...
Gençlerin dokunma hakkını elinden almak isteyen bir zihniyet.
Her şeye yasak getiren bir zihniyet
Seksi lanetleyen, kötü bir şey gibi sunan bir zihniyet.
Seksten korkan bir zihniyet.
Ama buna karşılık Hüseyin Üzmez gibi sapıkları normal karşılayan bir zihniyet.
Belki de bu yasaklar yüzünden böyle iğrenç adamlar çıkıyor."


Evet iste, adamlar annelerini, kiz kardeslerini eve kapiyorlar, ya da evden cikarken baslarini baglatip sadece onlerine baktirtiyorlar. Ve bu yuzden kendilerinin de adam gibi yuzune bakabilecegi, oturup iki cift laf edebilecegi veya "cikabilecegi" kadin kalmadigi icin etraflarinda, bu saydiklarim nedir, nasil yapilir, sosyal iletisim nedir bilmez hale geliyorlar ve sokaktaki her kadina potansiyel cinsel nesne olarak bakiyorlar.

Bir yandan da iste bunu evinde yapan, soyleminde bin masum, cok ahlakli ama her gizleyebildigi davranisinda ahlaksizin sahi insanlar cikiyor Uzmez gibi ve bunlar bastaci ediliyor bu kadinlari eve kapayan erkekler tarafindan. Ya da tabii, ayni ahlakci soylemden ekmek yiyenler tarafindan. Bilinse de bilmezden geliniyor. Gorulse de gormezden geliniyor. Ya bir kilif uyduruluyor gorulenlere, ya da aslinda yapilanin ne kadar masumane oldugu ve yanlis anlasildigi soyleniyor. Ya da sorgulanmiyor bile.