bensel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bensel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nis 2011

bugün

Bugün, Paskalya tatilinde bahçe kapısı açık evde otururken:

24 Şub 2010

bir carsamba

Madem anlatma kararı aldım, anlatayım; en azından kendim durup düşündüğümde ileride 'yaa benim günlerim nasıl geçmiş, elle tutulur birşey düşünmemiş, hissetmemiş, yapmamış mıyım' falan demem. Bu aralar mesela, akşamları ne kadar rutin olsa da, Madagaskar Penguenleri TV dizisinde bölümler seyredip eğlenirken sürekli kıkırdıyoruz. Kıkırdıyan, utangaç komik oynak zıplak aşıklarız biz. Hakkaten evdeki hallerimiz çok komik. Gerçi hep komikti ama bugünlerde hemen hep böyleyiz. Bir de dilimize takılan şeyler oluyor; şu son aylarda mesela Ice Age 2'de geçen 'she completes you' (seni tamamlıyor) cümlesini 'you complete me' şeklinde aynı el hareketini beraber yaparak söylüyoruz, aynı Sid'in tonlaması ve edasıyla. Sonra aşkı neden sevdiğim merak edilmesin. Bunlar bile yeter.
Cuma akşamına bir gözlem önerisi yetiştirmem gerekiyor. Katılmasını teklif ettiğim insanlardan doğrudürüst bir katkı gelmiş değil. Herşey benim üstümde yani. Neyse bakalım. Sonuçta ucunda kötü birşey yok; kabul olmazsa olmaz ama hem olsa çok iyi olur, hem de bu kadar çaba ve zaman boşa gitmez. Bir de geçenlerde eski patronum/hocam 'dışlandığını düşünme, görev dağıtımı yapabilirsin' vs şeklinde bıkbıklıyordu. Lafa gelince iyi hoş ama icraat yok.
Bir de görüşmeye gittiğim teknik ve araştırma karma pozisyonu teklif etmişlerdi; dün onu kabul ettim. Şimdi taşınma, yeni yer, yeni ülke, yeni insanlar düşüncesi çarptı beni biraz. Her ne kadar burada kalsak da daha önce olduğu gibi yine bir-iki yıl içinde şuanki arkadaşlarımızın hepsi başka yerlere gidecek olsa da yepyeni bir yere gidiyor olma hissi korkutuyor beni biraz. En azından dilini biliyoruz. Gerçi dilini bilmek belki sosyal hayata çok karışmama bahanesini de elimizden alacak ama bunun sonucunun kötü olacağını düşünmüyorum. Kaldı ki sevkilim söyledi zaten bu konuda en doğrusunu; burada da iki kişi yaşamıyor muyuz zaten evimizde; orada da aynısı olacak işte şeklinde.
İyi olacak iyi olacak, inanıyorum. Evet.

21 Şub 2010

beynimin içinden dünyaya

Bu aralar - ya da belki de uzun zamandan beri ama ben yeni yeni farkına varıyorum- sanki insanlar ben anlatmadan beni anlayabilirmiş sanıyorum. Benim ne düşündüğüm, ne hissettiğim apaçık ortada sanıyorum. Cümleler kurmama, özenle anlatmama, her bir ayrıntıyı söylememe gerek yok sanıyorum. Neden ve ne ara böyle oldu bilmiyorum. 'Bir'likte olmanın etkisi mi yoksa iyice tembelleştiğimden mi, kendi duygu ve düşüncelerimi çok sıradan görmemden mi bilmiyorum. Ya da hepsi. Oysa düpedüz salaklık bu. Boşvermişlik bir nevi. Nereden bilecek insanlar, başkaları, benim her düşündüğümü, her hissettiğimi? Bunu bilmeleri için ben olmaları gerekir ve ben olmaları için 'o'/'sen' olmamaları. Ben olsalar bile geri o/sen olduklarında nasıl hatırlayacaklar tam olarak, nasıl bilecekler ben olmanın nasıl olduğunu. "What is it like to be a bat?" adında ünlü bir makalesi var Thomas Nagel'in, tam da bu konuyu işleyen. Us/benlik felsefesinde çok meşhur. Ki bu kadar derinlere dalmadan, demem o ki; nereden bilsinler yahu benim duygularımı, düşüncelerimi?* Anlatmam gerek o yüzden, anlatmam gerek.


* Elbet deterministik bir evrende yaşıyorsak ve bütün doğa kanunlarını ve evrenin herhangi bir andaki durumunu bilen birileri yoksa.

2 Eki 2009

dogala ovgu ve zeka

Gecenlerde gazetede okumus, buraya da baglantisini koymustum hani bir yazinin. Diyor ki:

... zeki olarak mimlendiği için, başarısız olursa aptal görüneceğini düşünüyor. Bu sebeple de kendisini başarısızlığa uğratacak ve dolayısıyla kendisini aptal gösterecek işlerden kaçıyor.
...
Zekası övülen çocuklarda şöyle bir şey daha görülüyor. Genelde daha az disiplinli oluyor. “Nasıl olsa zekiyim” sendromunun kurbanı oluyorlar.
Zeki olarak mimlenen çocuklar genelde arkadaşlarına ve çevresine “çalışmadan başarılı oldum” imajı vermeye çalışırlar. “Zekiyim, çalışmama gerek yok!”
Bazen bu imajı sürdürmek o kadar önemli oluyor ki zeki imajlarını devam ettirmek, öğrenmekten daha önemli oluyor.
Soru sormakta bile zorlanıyorlar.
...
Yeni bir şey öğrenmek, bilmediğini kabul etmeyi, soru sormayı, deneme-yanılma yapmayı, eksikliğini kabul etmeyi gerektirir. Ama zeki olarak mimlenmiş çocuk bunları yapmaktan kaçıyor.


Bunlarin bir kisminin farkinda olsam ve degistirmeye calissam da, boylesine acik ifade edilmis haliyle ve neden sonuc iliskisi cercevesinde okuyunca iyice aydim. Ne acikli degil mi, insanin zekasi ovuldugu icin dustugu durum. Yazinin sonunda calismayi on plana cikariyor yazar:

Alternatif çocukların zekasını değil, çabasını, gayretini ve çalışmasını övmek. ... Ön plana çıkarmak veya vurgu yapmak demeliyim.
Çalışma üzerine vurgu yapılınca, çocuk biliyor ki başarısız olunca bu durumda bir şey yapabilir. Daha çok gayret gösterebilir ve çalışabilir. Çalışma zeka gibi değiştirilemez bir şey değil.
Çalışmaya odaklana çocuklar daha az sıkılıyor, daha disiplinli oluyor, daha çok gayret gösteriyor. Çünkü biliyor ki çalışarak çoğu şeyi başarabilir.

Yazinin yayinlandigi gazete, yazarin fotografi ve hakkindaki olumsuz eksisozluk yazilari insanda guven kirici etki yapsa da, kendi yasantimdan biliyorum ki yazilanlar dogru.

Ve bunlari dusunurken sunu da farkettim: calismak aslinda zor birsey ve ogrenilmesi gereken bir disiplin. Odaklanmak, zaman ayirmak, planli olmak, calisacagin konuya nasil yaklasacagini; calismaya nereden baslayip nasil devam edecegini bilmek gerek. Ve bunlar kolay seyler degil; buyuk olasilikla zaman icerisinde edinilen, calismanin bir disiplin haline gelmesi ile olacak seyler. O yuzden erken yasta baslamak gerek.
Ben ilkokuldayken (sanirim 5. sinifa kadar falan) haftasonu odevlerimi Cuma gunu eve gelince bitirirdim, ki haftasonu rahat edeyim. Sonra, nasil oldugunu bilmiyorum, bu yaklasimim tamamen ucup gitti ve yerini son dakikaciliga birakti. Belki odevlerin artik Cuma aksami bir saatte bitirilemeyecek kadar cok olmasindan kaynaklaniyordur. Ama bu Cumadan haftasonu odevini yapmak bile belirttigim calisma disiplinine tekabul etmiyor. Cunku bu sadece verili odevi yapmak; birsey ogrenmeye calismak yerine biran once odevi bitirip hayata (veya tembellige) kosmak. Yani buyuk ihtimalle benim calisma disiplinim hic olmamis.
Simdi simdi, ozellikle de universiteden mezun olduktan sonra, edinmeye calisiyorum.

Bir seyi daha farkettirdi bana zekasi ovulen cocuklarla ilgili o yazi. Benim dogal olana karsi olan begenimin, dogali ovmemin bir nedeninin de aslinda bu olabilecegini. Yani aslinda dogali overken asil soylemeye calistigim, calisarak, belirli yontemler izlenerek yapilan islerle rekabete girmekten kacindigim. Elbet her konuda boyle degil; bazi konularda gercekten dogal olani daha cok begeniyorum ve daha guzel, daha degerli (konusuna gore daha uyumlu, daha saglikli) oldugunu dusunuyorum. Ama sanirim yazi ve fotograf konusunda is bu kadar basit degil. Hatta belki dis gorunuste bile.
Bazi islerin matematiksel kismindan fazlasina ihtiyaci var guzel olabilmek icin, ama bazi islerin de belki guzelligi o tam uyumu/guzelligi yakalayacak matematiksel formulu bulmakta.

Ozetliyim de unutan olmasin: Zeki olmak gerekmiyor, caliskan olmak gerekiyor insanin istediklerini elde edebilmesi icin. Ve dogallik her zaman en iyi olan degil.

30 Eyl 2009

zeka

Ben biliyodum sorunum boyle birsey oldugunu. Simdi kendi kendime tekrarlamam gerek: calismak iyidir, calismak kurtarir.

12 Tem 2009

boyleyken boyle

Merhaba sevgili gunnuk. Canim sIkIliyor. Ama bu cok da bilinmedik veya alisilmadik bir durum degil; o yuzden sasirmadin degil mi? Ayrica kendimi ifade etme konusunda bile cok tembelim. Simdi de -ve her zaman- yazmak zor geliyor. Neyse. yine de cok gec olmadan not duseyim dedim (buyuk harf olayini kesiyorum, yazarken yorucu oluyor). nerde kalmistik; evet; soyle oldu:
buradaki can arkadasim doktorasini bitirdi. bu ay sonunda gidiyor. kendisi icin muhtemelen (ki o da henuz deneyimlemedigi icin emin olamadigimizdan) super bir hayata, deniz kiyisinda kucuk bir yerde yasayip yenice bir universitede ogretim gorevlisi olacagi bir yere. hem de memlekete. hem de bu kucuk yer boyle bir suru yere yakin. yani gudelik hayati sayfiye yeri hayati olacak. sabah denize gidip oglen universiteye ders vermeye gidecek, ya da tam tersi. mesela. ama gidiyor iste. bizse daha belki bir yil buradayiz. kaldik iki basimiza. bir devrin daha sonu geldi anlayacagin gunnuk. sonrasinda bizi ne bekliyor bilmiyorum. korkutucu. bu arkadasimla da bir daha boyle hergun, ya da haftada bilmem kac gun gorusemeyecegiz artik. uzucu mu uzucu. kIl. hmpf.
bundan once birsey daha oldu: ben mezun oldugum universiteye basvurmustum; yani bolum baskani ile konusmustum ki onlar da bolum-dekanlik-rektorluk-bolum surecinden gecirsinler basvurumu ve yokten kadro istesinler. ama benden once 10 kisi daha basvurmus (farkli alanlarda calismak icin) ve bunlarin bir kismini eski rektor reddetmis ama bekliyorlar ki yenisi kabul etsin. neyse demem o ki, bu iste bir gelisme olmuyor. benim basvurum hala bolumde beklemede. simdilik uc kisilik kadro istemisler ama yokun tutumu da bir sorunlu; universitenin bursuyla yurtdisinda doktoraya giden bir arkadasimin kadrosu bile zorunlu hizmet icin donup ders vermeye basladiktan 7-8 ay sonra cikti. yani. ve iste bu arada soyle birsey oldu; bana gitmek istedigim sehirdeki eski koklu bir baska universitedeki ilgili bolumun baskanindan orada ogretim uyesi olmam ve calistigim konularda calisacak bir grup kurmam teklifi geldi. vuhuuu; bir yandan tabii sevindim; basvurmamistim buraya, yani beni toplantilardan ve baskalarindan duyup boyle bir teklif yaptilar, universite fena degil ve ogrenci bulma zorlugum olmayacak, ama bir yandan da gonlumde yatan yer o degil. hala dusunuyorum. iyi yanlari, kotu yanlari, vasat yanlari tartmaya calisiyorum. bir ara gidip gozumle gorucem, kararimi da ondan sonra vericem. buraya girdikten sonra bir daha diger yere gecememe riski var, ama orayi da bekleyecek olursam 2-3 yil bekleme ve hatta yoke bagli olarak hic olmama riski var.
boyleyken boyle yani. gelecekle ilgili karar vermek zor.

30 Haz 2009

tanisma mimi

Sevgili Endiseli Peri beni de mimlemis; demis ki hangi kitabi okuyan bir kadin/erkekle tanismak isterdin? Bu soru anladigim kadariyla, karsi cinsle tanisma seklinde sorulmus. Zaten dusununce kadinlarla erkekler icin yanitlarim tamamen ortusmuyor aslinda.
Sevgilim kocam kitaplarini evin disinda okuyacaksa -yolda belde- gazete kagidiyla kaplayip okur; onunla tanistigimdan beri boyle. Elbet ben de merak edip sorardim:) Yani bu bir saklama yontemi oldugu kadar bir muhabbete davet yontemi aslinda -ama onceden tanistiginiz insanlar icin gecerli.
Ben sorudaki kitap sozcugunu alan daraltmak icin roman olarak aldim. Bazi sevdigim kitaplar ya bunalim mezesi, ya duygusallik mezesi ya da entellik mezesi yapildigi icin onlari okuyan erkeklerle (cunku sanki bu meze etme isini erkekler daha mi cok yapiyor; ya da benim karsilastiklarim oyleydi) tanismaya calismazdim. Hemen herhangi bir Oguz Atay kitabi ama en cok Tutunamayanlar icin bu boyle mesela. Ya da Aylak Adam, herhangi bir Bilge Karasu kitabi ya da Oruc Aruoba'nin erken-orta donem kitaplari. Hatta Borges ve klasiklerin hepsi.
Oysa, mesela Dostoyevski okuyan bir hatunsa, tanismayi isteyebilirim. Ya da herhangi bir Oguz Atay kitabini okuyan. Ya da Durrenmatt'in Buyuk Romulus'unu. Ya da Ulysses'i -ama bunun hakkinda kesin yargim yok cunku hala okumadim.
Sanirim, buna verebilecegim asil yanit -hem de her iki cins icin de gecerli- Douglas Adams'in Otostopcunun Galaksi Rehberi serisinden bir kitabini okuyan biriyle tanismak isteyebilecegim. Gerci "nerd"ler arasindan da cok cikabiliyor bunu okuyanlar ama begenmezsek muhabbeti keseriz canim, di mi?

Notcuk: Yazimi okuyunca biraz daha anladim ki (yani daha iyi anladim, yerine oturdu biraz daha) elbette begendigim ve hakkinda muhabbet edebilecegim, etmek isteyecegim kitaplardan bazilarini okuyanlarla tanismayi isteyebilirim demisim -eger, oyle bir davranista bulunursam (if at all). Ve, yani/aslinda su kitabi okuyan biriyle muhakkak tanismaliyim diyebilecegim bir kitap da yok anladigim kadariyla.

5 Haz 2009

dizi demisken

Sapkadan Babam Cikti diye bir dizi vardi TRT'de. Cok begenerek, severek izlemistik, doyamamistik. Zaten boyle lombadak diye ve insanda umut birakmayan bir sonla bitmisti. Simdi bu meshuur hirtlar vadisinde Memati'yi oynayan Gurkan'i ilk orada izlemistik. Musfik Kenter, Fikret Kuskan, Bennu Yildirimlar, Halit Ergenc, Ali Atay ve hatta hepsi. Butun oyunculari birbirinden guzeldi. Butun iyi diziler gibi cabuk bitti. Yine yapsalar boyle birsey. Senaryo yazari Berkun Oya imis. Iyi Seneler -Londra diye bir filmi de varmis; Zuhal Olcay ve Ali Atay oynuyormus; bulsak da izlesek.
Ama ben dizilere daha cok baglaniyorum. Bir de surekli oluyorlar ya; karakterlere baglaniyorum; ozledikce her hafta gorme olanagi oluyor hem. Gerci zaten bu denli baglandigim ya da begendigim cok dizi de yok.
Kuzeyde Bir Yer'in dvdlerini ismarlamistim birkac ay once. Arada izliyoruz, cok mutlu oluyoruz. Ne yazik ki altyazisi yok, ama olsun; hic yoktan iyidir. Onun da birkac dvdsi kaldi sadece. Uzuluyorum. Sonlarina yaklastik yine. Ama o dizide bolumler arasi cok devamlilik olmadigindan insan cani cekikce rastgele izleyebilir. Huzur istediginde.
Oz'u da sevkilim kocama dogumgunu hediyesi olarak almistim. Gerci o biraz vahsi bir dizi ama super.
Oyle iste. Donup donup ayni dizileri hatirliyorum. Alacakaranlik (Ugur Yucel'inkisi). Biraz Yeditepe Istanbul. Sasifelek Cikmazi (ah o ne guzelim diziydi).
Hele ask oldu mu icinde degmeyin keyfime. Gecen, guzel arkadaslarimla Antalya'da 3.5 gunluk bir tatil yaptik. Arkadasim erkek arkadasiyla biraz uzun konusup bizi beklettigi icin pardon dedi de ben de onemli degil "I always support love" dedim. Oyle. Yazicam o gezimizi de.

23 Nis 2009

23 Nisan/dogumgunu

Bunu, ben yaptim diye degil de, belki birilerinin aklina daha duser; birileri daha da iyisini, guzelini yapar diye yazmak istiyorum.
Bu dogumgunum yaklasirken (evet yas 31 oldu hala dogumgunu kutluyorum; bilahere cocuk olarak da seviniyorum) hediye ne istiyorum diye dusunup birsey bulamadim. Birseye ihtiyacim yok; kiyafet desen fazla fazla var; kitap desen, muzik desen ben istedigimde istedigimi alabiliyorum. Zaten Ankara'ya gittigimizde, sulalecek toplastigimizda, bana gelen hediyeler hem cogunlukla benim zevkime gore olmuyorlar. Birsey yokmus yani istedigim.
Sonra, 'o zaman' dedim 'bana hediye almalarini engel olsam, ya da o hediyelere aktarilacak parayi baska bir yere aktarmalarini saglasam'. Cocuklara. Kimsesiz cocuklara. O ara, arastirmaya basladim, internetten, kimsesiz cocuk yuvalarini Ankara'daki. Kalp kalbe karsiymis turu bir tesaduf eseri, tam bu sirada Sardunya yeni blogunu acti; hani yaptigi kolyeleri alabilmek icin herhangi bir sivil toplum kurulusuna bagis yapmaniz gereken. Ben de dusunmege basladim; nasilsa Ankara'ya gidiyorum, kuru kuru bagis yapmak yerine baska birseyler yapsam; o paranin yerini buldugundan emin olsam. Orada yasiyor olsaydim, haftada bir, iki haftada bir gider 0-5 yas cocuklarla oynardim. Tanzanya'dakinin tadi damagimda kaldi cunku. Cocuklari seviyorum cunku. Ben de cocugum cunku. Onlar benim arkadaslarim. Kendilerini minciklanacak pelus oyuncaklar degil, birlikte eglenilecek, gulunecek, paylasilacak bireyler olarak gordugum icin. Bir de bazi yonleriyle ezik bir insan olmam nedeniyle olsa gerek cocuklardan da boyle olanlariyla iyi iletisime gecebiliyorum. Ama zaman yok. Yasadigim yerin dilini bilmiyorum (ne aci degil mi; ama gercek; butun bunlari yapabilecek kadar konusamiyorum ve anlamiyorum bu dili). O yuzden, baska seyler dusundum. Asagidaki tanimak yazilarini yazmamdaki asil neden de okuyucuya akil danismakti bu konuda; akil akildan ustundure dayanarak. Firsat olmadi. O ara benim aklima bir fikir geldi. Cocuklari tiyatroya goturecektim. Ben goturemesem de biletlerini alacak, gerekiyorsa araba ayarlayacaktim. Bunun icin Ankara'daki benim ulasabilecegim mesafedeki en buyuk SHCEK yurdunu sectim. Once gittim konustum onlarla; sonucta onlar icin de uygun bir tarih olmali, arac vs isi nasil olur, bu is icin ozel izin gerekiyor mu vs anlasmak gerek. Cok kolay oluyormus. Gittik, kapidaki gorevlilere dedik boyle boyle biz cocuklar icin birsey yapmak istiyoruz, tiyatroya goturmek gibi. Gorevliler bizden bir kimlik aldi, birine telefon ettiler ve onun odasini tarif ettiler bize; yurdun halkla iliskiler gorevlisi. Kendisi gayet guleryuzlu ve isini iyi yapan bir hatundu. Tesaduf o ki benim dusundugum yas grubu degil ama yetirtirme yurdundaki kizlar bir vakittir tiyatroya gitmek istiyorlarmis; biz de ustune denk gelmisiz. Cocuk ve genc gruplarinin basindaki gorevlilere telefon edildi vs, tarihler, oyunlar kararlastirildi. Bir de bize 7 Haziran'da yapilacak kermesleri icin tanesi 5 tl olan biletlerden 20 tane verdiler, satabiliriz biraz diyince. Hersey yolunda gitti; yalniz cocuklar icin uygun olan tarihteki DT cocuk oyunlarinin butun biletlerini Migros kapatmis; alisveris yapanlara veriyormus. Bu arada belirteyim Devlet Tiyatrolari cocuk tiyatrosu bileti 2 TL. Sacma, ayip birsey bir markete tum biletleri satmak. O yuzden maalesef onlara tiyatro bileti ayarlayamadik. Ama 23 Nisan icin bando kurup kiyafet almislar ve parasini odeyememis imisler (bir gonullu soz vermis ama sonradan sorun cikmis), biz de biraz ona yardimda bulunduk. Genc kizlara da 25 adet tiyatro bileti aldik; bu Cumartesi icin. Yurdun zaten 20 kisi falan alan bir araci varmis; ayrica gerekirse biz ayarlariz dediler. Kermes biletlerini de sattik akrabalara; satamadiklarimizi da annem gittigim kurslarda satarim diyerek aldi. Butun bunlar icin annem para verdi, annanem para verdi, biz verdik ve bu benim dogum gunu hediyem oldu. Umuyorum onumuzdeki yillarda daha buyuk caplilari olur;)
Bu arada, kiyafet, yiyecek, oyuncak vs goturmek isterseniz SHCEK'in web sayfasinda da yazdigi gibi bunlari elden dagitmaniza izin vermiyorlar (biz denemedik ama hem okudum hem de baskasina soylenirken isittik). Gerekcesi de gayet mantikli aslinda; cocuklarin alisip her gelenden dilenci gibi birsey istememeleri. Mesela biz bu halkla iliskiler gorevlisi kadinla konusurken bir ilkogretim okulundan bir gorevli geldi. Ona da dediler; biz oyuncaklari depoya koyariz, hangi ihtiyac oldukca grubun ihtiyaciysa cikarir veririz diye. Yine bu arada; okullara uygulamali toplumsal dayanisma cinsi bir ders konmus; bu yuzden bayaga cok ziyaret oluyormus yurtlara; programlari doluydu mesela buranin iki ay kadar. Ne guzel.
Sonra da dogumgunumde sulalecek gunes altinda oturarak, denge oyunu oynayip gulerek, sonra da guzide universiteme gidip arkadas, kardes ve sevkilim kocamla tatlu yiyerek mutlu mesut bir insan oldum.

Son bu arada; ben lisede felan idim, yine bu islere gonlum kaymisti, babam da beni yine Ankara'daki bir komsesiz cocuklar yurduna goturmustu. Bahceden girer girmez etrafimiza cocuklar dolustu, bize ne getirdin diye cekistirmeye basladilar. Benim en garibime gideni, daha okula gidecek yasta olmayan cocuklarin para istemeleriydi. Niye, ne ihtiyaci olacak, biri mi istiyor ondan para, ihtiyaclari mi karsilanmiyor; niye ister yurttan disari cikmayan bir cocuk, para? Gorustugumuz insanlar da garip gelmisti. Sadece hisler ve birkac parca goruntu kalmis; iyi sonuclanmayan, birsey yapamadigim ve yapabilecegimi dusunmedigim bir ziyaret. Ama iste, bu yildirmadi, bitirmedi, kapatmadi. Bu sefer hic oyle olmadi; bu sefer guzel oldu, birseyler yapabildim; onlarin hosuna gidecek birseyler.
Iste boyle. Hem millet meclisimizin, hem de tum cocuklarin 23 Nisan bayrami kutlu olsun.

7 Nis 2009

hatirlarken

Demin ikinci kez "A lot like love" isimli filmi izledim. Bizim hikayemiz de buna benziyordu diye dusundum. Bir elimi tutmak istemesi ama beni sozleriyle gicik ettigi icin ona orada elimi uzatmam vardi mesela dedim. Bunu yazsam dedim. Sonra, ben buna benzer birsey yazmistim dedim. Baktim, evet, yazmisim.

3 Nis 2009

kitap yazan ben

Yazilarina geri donen Peri'ye (sevgili Peri'ye; Endiseli Peri'ye) yorumumla kendimi zorla mimlettirdigime gore ben de yazabilirim 'hangi kitabi yazmis olmak isterdim' mimine yanitimi.
Peri'ye yorumda en kisa haliyle soyle yazdim: ben sanirim Tutunamayanlar'i yazmis olmak isterdim. Bu kitap o kadar cok seyi bunyesinde barindiriyor ki, ve/ama Oguz Atay'in o alayci da olsa aslinda oldugu gibi, icten tarziyla. Daha once de birkac kere bahsetmistim.

Bilge Karasu'nun Gocmus Kediler Bahcesi geldi aklima bir de, yine bana gorece yakin ve aklimda kalis sebebi hem sarmalayan oyku ve arasindaki oykulerin etkileyiciligi, kapsadiklari hem de Bilge Karasu'nun oz ve/ama guzel Turkcesiydi. Ama o kitabi yillar sonra sevgilim kocama hediye olarak aldigimda soyle bir karistirip baktigimda ayni etkiyi bulamadim. Gerci bir karistirma okumadan sayilmaz ama, yine de tereddutluyum bu yuzden.

Bu sanirim, aslinda yazmis olabilecegim seyleri secmemle alakali; bana en yakin olanlari. Yani aslinda ucundan kiyisindan da olsa yazma potansiyeli barindirdiklarimi. Bunun aksi bir secim yapabilirdim oysa ki; 'aa, ne ilginc, ne tuhaf, hic aklima gelmemisti boyle bakmak' dedirten bir kitabi secebilirdim; ama oyle bir kitap gelmedi aklima okuduklarimdan.
Ama, demin icinden Oguz Atay gecen yazilarimi arsivimde ararken William Blake adini gordum ve duraksadim; daha deminki tanimima uyabilecek, bana yakin ama yine de dusunmemis oldugum birseyi bana sunan bir kitap olarak: Cennet ve Cehennemin Evliligi geldi aklima. Ve mesela, sevgili muzik grubu The Doors'a adini veren ve bir zamanlar agzimdan dusurmedigim sozu: "If the doors of perception were cleansed everything would appear to man as it is, infinite." (Eger algi kapilari temizlenseydi, hersey insana oldugu gibi gorunurdu, sonsuz.)
Iste belki bir de bu kitabi yazmis olmak isterdim. Belki bir de, Peri'nin hatirlattigi Borges, Kum Kitabi'yla. Ve ayni baglamda, Douglas Adams'in Otostopcunun Galaksi Rehberi serisi.

Bunun disinda felsefe kitaplari dustu aklima, icinden parcalar okudugumuz kitaplardan en etkilendiklerimden aklimda kalanlar; Spinoza'nin Etik'i, Nietzsche'nin Guc Istenci, Bergson'un The Creative Mind'i. Belki bir de Popper'in The Logic of Scientific Discovery'si. Biraz daha eselesem felsefe tarihinin yarisini ben yazmis olmak isteyebilirim. Analitik felsefe olarak adlandirilan gruptansa cok makaleyi begensem de birini alip digerlerinden cok uste koyabilecegim cok fazla birsey yok, Popper haric okuduklarim arasindan. Olani da ben daha yazicam:P
Fizige ise hic girmeyeyim, cok uzun surebilir.

Ama zaten butun bu sozettigim eserler aklimda kaldiklari kadariyla buradalar. Adi gecmeyenlerden birkaci ise buyuk olasilik bellegimin azizligine ugramis olduklarin burada yoklar; kutulardaki kutuphanemizin buradaki fiziksel yokluguna kurban gitmisler. Ama bu, belki de benim icin yeterince iyi bir kriter.
Ya da benim kitaplarla iliskim soyle: Yazmis olmak isteyecegim kitabi yasamaya calisiyorum, ya da yapmaya ya da dusunmeye ya da hayal etmeye. En guzeli de bu olabilir. Oysa elbet, benim hayalgucum de, yetim de o kadar kendinden ittirgecli ve genis degil. Iste bu yuzden okumak buyuk bir guc.

Ve ben de, Sardunya'yi, kendini edebiyatla ifade etmeyi secmis arkadasim Fairy k'yi, Miso'yu, Kosenin Delisi Elif'i ve pek mim yazmasa da Okan'i mimliyorum. Bloglariniza yazmayacaksaniz bile bana yazin tamam mi, merak ediyorum;)

1 Nis 2009

tanimak-2

Bu tanimak konusu uzunmus. Bir de mesela alt kimlikler var; actigim ama yazamadigim diger bloglar ve simdi haftada bir gibi de olsa yazmakta oldugum daha gunce tadinda ama daha faydali bir baska blog. Ama orada adim sanim yerim yurdum belli, o yuzden buradan duyuramiyorum. Ama bir yandan da mesela astronomi ile ilgilenenler icin bir faydasi olur mu diye dusunuyorum. Aman yok ya, internet bilgi kirliligi resmen. Insan artik ne aramasi gerektigini bile bilmiyor; birak nasil aramasi gerektigini, hatta isin nasil kismi daha kolay. Yani demem o ki burayi okuyan sinirli sayidaki insan o diger yeri bilse ne olacak bilmese ne olacak; onemli olan baska milyonlarin bilmesi ve birseyler edinmesi. Bu arada yanlis anlasma olmasin faydali derken eser miktarda bir faydadan sozediyorum yoksa super bilimsel bilgiler, ya da super bir anlatim falan soz konusu degil; daha cok astronomlarin, astrofizikcilerin gunluk yasami tadinda birsey. Neyse yani artik ilgi gosteren olursa bir epostayla bildirirsen ben de onlara bildirebilirim (cok degerli birsey veriyorum ya!).
Boyleyken boyle.

Sonradan ek: Hayir; bir onceki yazida bahsi gecen soru sorulacak yazi bu degil; onu henuz yazmadim.

tanimak

Boyle bir oturusta yuz post yazmak istiyorum. Bloglarda zaman gecirirken farkettim ki blog yazarini yanlis tanimak isten degil (dusundum de dogrusu isten degil olmali evet; is bile degil, o kadar kolay ki anlaminda). Sonucta burada butun bilgi yazarin kendi kaleminden ve onun aktardigi kadariyla var. Dolayisiyla elbette kendisiyle gundelik bir yasantida tanismak ve olaylari bizzat gorup kendisine soru sormak yanitlarini duymak esdegerinde degil. Bittabi buralarda da yazari ancak 10 yildir taniyorsaniz ya da dostuysaniz ogrenebileceginiz bilgilere erismek ya da kimselere diyemedigini gercek hayatta hic tanismayacak olmanin rahatligiyla buralarda diyivermesi nedeniyle ogrenmek de mumkun. Yani goturusu de var getirisi de.
Ben kendimi mesela ne alakasiz bir bicimde resmediyorum kimbilir. Ben bilemem tam olarak cunku yazilarimi baskasinin yazilariymis gibi okuyabilmem icin cok uzun zaman gecmis olmasi gerek; bunu amaclamam ve yazida anlatilan olaylar ya da aktarilan dusunce ve duygulara yol acan olaylarla alakamin kalmamis olmasi gerek. Yine de yetmez gibi geliyor. Ama bazi suphelerim var; okur ve yorumcularimin bendeki profillerinden "bana arkadasini soyle, sana kim oldugunu soyleyeyim" kelamiyla mutessekkil (laflari attim ama tutmustur belki). Cok kontrollu, dogru duzgun oldugum gibi yanlis bir izlenim ciziyor oldugumdan supheleniyorum mesela. Yine de soyle bir dogruluk payi var; oyle dogustan iyi melek bir insan olmadigim ya da egom gelismemis olmadigi icin kendisini benim torpulemem ve iyi olmayi bilincli olarak secmem gerekiyor. Evet, iyi olmayi bilincli olarak istemek; cok tuhaf ve kotu gorunuyor bir yandan -cunku bu aslinda iyi olmadigini gosteriyor, olsaydin iyi olmak kotu olmak meselesini dusunmezdin ya da sana dusundurtmezlerdi bile; ya da dahasi kotu olmayi isteyebilirdin bu hayatta iyi olmaktan aldigin darbeler yuzunden-, bir yandan da cok erdemli; cunku oyle olmadigin halde iyi olmayi istiyorsun. Iste bu yuzden, ozellikle son yillarda daha cok sorguluyorum kendi davranislarimi; sevgili kocam kazandirdi, neden oldu benim bu kadar sorgulamama. Eskiden de sorgulardim ama bu kadar degil, her alanda degil, ya da bir noktada kaybetmisim, yeniden buldum. Ya da daha cok soyle birsey: eskiden sorguladiklarim "hayatim soyle olsaydi ya da biri bana soyle yapsaydi ne yapardim" turunden seylerdi daha cok sanirim; yani uzaktan ahkam kesmenin kolayligi; olaylarin disindayken erdemli olmanin kolayligi. Sonra, olaylarin icine daha cok girdim ve sevgili kocam bana sevdiklerimi farkinda olmadan ne kadar kirabildigimi, ezebildigimi gosterdi. O yuzden iste, daha cok dusunuyorum.
Bir de su var: insan kendisi birsey yuzunden aci cekiyorsa o konuda baskalarina karsi da daha dikkatli oluyor; empati kurmasi cok daha rahat oluyor. Mesela ben insanlarin fiziksel ozelliklerinden dolayi ayrimciliga ugramalarindan, alaya alinmalarindan, asagilanmalarindan hic hoslanmiyorum. Bunu soylemesi basit. Ama benimki bu kadarla da kalmiyor. Ben mesela arkadaslarla aramizda baskalarinin fiziksel ozelliklerini alayci bir bicimde cekistirmekten de hic hoslanmiyorum. Yaram var, gocunuyorum, ve baskalari da gocunsun istemiyorum; o tur bir alayci bakis acisi baskalarina yerlessin istemiyorum. Neyse ki boyle yapan arkadaslarim yok pek.
Iste boyle olmam mesela, melek olmamdan kaynaklanmiyor; yaram olmasindan, empati kurabilmemden kaynaklaniyor. Bunu farkedince, daha empati kurulabilecek ve insanin yara almadigi icin gozunden kacan ne cok sey olabilecegini de farkediyor insan. Bu yuzden daha da dikkatli olmaya calisiyorum. Ama sadece calisiyorum ve aklima geldikce.
Bu elbette herkese ayni mesafede yaklastigim anlamina da gelmiyor. Cunku benim bir egom ve kendimi koruma icgudum var. Dolayisiyla (lan, dolayisiyla mi yoksa) ahlak degerlerim var; iyi kotu ayrimim var. Yani kotu gorduklerim var ve onlari umursamayabiliyorum. Daha once de yazmistim zaten; benim en buyuk gucum (ve zayifligim) umursamama, yok sayma. Bu yeti iyi olmadigini dusundugum, birseyleri haketmedigini dusundugum insanlar soz konusu oldugunda onlar icin caba gostermeme, onlari umursamama seklinde varoluyor.
Simdi bunlar da mesela, buyuk ihtimalle cok sogukkanli gorundu. Halbuki benim olaylara bu denli serinkanli, mantikli yaklasabilmem ancak cabayla olan bir durum. Dedigim gibi icinde olmadigim surece ve insanlik soz konusu olmadigi surece sorun yok; soyut seylere super mantikli yaklasabiliyorum. Ama insanlik icin sacma bir idealistlige meylim var. Belki bu da fazla soyutlamamdan kaynaklaniyor. Neyse bak mesela bu cetrefil ve uzun bir konu; anlatamiycam sanirim. Ne bileyim cocuk mocuk de bana; birak beni onlarla oynayayim, arkadaslik edeyim butun gun. Ayrica en sevdigim filmler listesi yanda ve bence ornegin Ice Age 2 sadece icinde super espriler oldugu veya eglenceli oldugu icin degil ayni zamanda arkadaslik, ask, aile vs. alanlarinda da bircok super tespitte bulundugu icin cok iyi bir film. Yani sadece eglenmiyorum, seviyorum ben o filmi ve evet bes kereden fazla izledim (saymadim hayir) ve daha da izlerim.
Neyse ya, gerdiniz insani valla sogukluk vs diye.
Bunu biraz da bir sonraki yaziya giris olarak yazdim. Orada okuyucuya bir meramim var o da sadece soru sormak, yanlis anlasilsin istemiyorum.

17 Mar 2009

su bu o ve film

Blog aleminde gezinip durmamdan da anlasilacagi uzre (beni gezerken kim takip ediyor; kim anlayacaksa benden baska) bugun yine bir calisamama gunu yasiyorum. Bu durum uzerinde calismaya calistigim bu yan projeyi sevmememden kaynaklaniyor. Tam bir ilerleme gostermeye baslamistim ki bir yazilim sorunu sonrasi (ihtiyacim olan bir yazilim kullandigim sistemde yuklu degil) vazgectim. Simdi toparlayip islerin bir kismini bakasina dagitmak icin eposta yazsam diyorum ama onu bile yapmak yerine internette gezinmekteyim. Benim gibilerin eline kalirsa bu bilimden cok gelisme beklememek mi gerek acaba? Ama her zaman boyle degilim; daha dogrusu her projede boyle degilim.
Neyse. O bu degil yine izledigim filmler konulu bir yazi yazmak istiyordum ben. Depresyonda kalmak icin yapilabilinecek en etkili seylerden biri kendinizi uyusuk tutmaniz. Gunumuz teknolojisi sagolsun bu olanagi pek guzel sagliyor; internette gunluk okumak olsun (baskalarinin hayatlarini dusunurken kendimizinkini unutalim), birseyler izlemek olsun (ne oldugu onemli degil, onemli olan kendi hayatimizi unutalim). Tabii okunan seyler bize dokunuyorsa biryerlerden bu bizi kendimize getirebiliyor. Yok, boyle degil; dogrusu su; okudugumuz ya da izledigimiz sey bizi dusunduruyorsa, silkelenip biraz kendimize gelmemizi saglayabiliyor.
Ben de son yillarda mutemadiyen film ve dizi izliyorum. Peki neden buraya yazmiyorum? Demek ki iz birakan, dusunduren seyler degilmis. Tabii takdir edersiniz ki dilini dogrudurust bilmedigimiz festival filmleri felan da pek izlenemiyor. Zaten pek film festivali de olmuyor. Ama yakinda bir Turk filmleri festivali var; basarabilirsem gozume kestirdigim 3-4 film var. Ama konferansti oydu buydu da var haftaya; bir de bu asosyallik ve tembellik seviyem goz onune alindiginda kendimden cok da umitli degilim. Bu yuzden yanima yandas bulmaliyim beni durtecek; usengecligi bahane olarak kullanmami engelleyecek.

Boyleyken iki gun once nihayet "Yasamin Kiyisinda"yi izledim Fatih Akin'in filmi. Begendim. Yine begendim ve de; yani izledigim tum diger Fatih Akin filmleri gibi (cok da degil; Duvara Karsi, Istanbul Hatirasi ve im Juli'yi izledim.). Zaten Fatih Akin bu teget gecmeleri isliyor her filminde ve ben cok dogal ve guzel buluyorum bunu. Ama bu filminde de gordugum baska bir sahne, sahneler dusundurdu beni. Dikkat burasi spoiler iceriyor; bitince soylerim.
Hani Nejat'in babasinin Ayten'in annesine tokat atip, kadinin yere dusup oldugu sahne. Bir de Charlotte'un hayatinda ilk defa elinde silah tutan bir sokak cocugunun tek el atesiyle oldugu sahne. Duvara Karsi'da da vardi; abi siseyle bir geciriyordu adamin kafasina; adam kafasina aldigi bu darbeyle bir de yere carpip oluyordu. Hayat bu kadar kolay yani. Bitiveriyor. Ustelik normalde siddetten saymayabileceginiz bir eylemle. Yani siddet bu kadar tehlikeli. Azcigi bile; bir "an"i bile, normalde hic yapmadiginiz birsey olsa bile bir felakete; bir hayatin sonlanmasina yol acabiliyor.
Spoiler bitti.
Bu yuzden cok etkilendim Fatih Akin'in tarzindan. Bu denli acayip birseyi boylesi dogal ve basitce anlatabildigi icin. Ve bir yandan da acayip insani, toplumsal bir mesaj tasiyor. Bir de kendisinin filmleri cok rahat izlenebiliyor onca rahatsiz edici olguya ragmen; cok dogal geliyor bana filmdeki hersey, su gibi akip gidiyor. Ve bu oyunculuklardan degil salt (ki bu filmde Nurgul Yesilcay bile o kadar gozume batmadi; guzelim Turk aksaniyla ingilizce konusmasi vs de gayet normal olmus), yonetimden bu; yonetmenden.

Oyle, diyim dedim. Ben begendim bu filmi. Hatta belki en begendigim Fatih Akin filmi bile olabilir, eger Istanbul Hatirasi'ni degerlendirme disi tutarsak. Im Juli de guzel bir filmdi ama boyle tokat gibi carpmamisti suratima. Evet Duvara Karsi bir bicimde biraz sona kaldi. Sanirim da sonu yuzunden. Yoksa onu da bayaga begenmistim; haksizlik etmiyim gayet dolu ve ovgu olarak soyluyorum rahatsiz edici bir filmdi. Proje fikri baglaminda iliskili Kebab Connection'i kategori disina aliyorum; yoksa o da eglenerek izledigim guzel bir filmdi. Hah tamam, izlediklerimin hepsini ovdum! Yok bence ben siralamaya yapmaya calismiyim; kafam karisti. Her biri iyi ve farkli acilardan etkileyiciydi diyeyim.


not: hadi ben de bir goruntu ekledim yaziya. dedim filmi hatirladigimda aklimda kalan goruntulerden biri olsun; sagolsun afislerden biri yapmislar onu; kolayca buldum.

24 Şub 2009

Kaplan

Kisacik da olsa not dusmek, sevincimi paylasmak istedim -umarim erken davranmiyorumdur. Bizim ev arkadasimiz - 2 aylikken gelip 2 yil bizimle, biz buralara geldigimizden beri yani nerdeyse 6 yildir da anne ve babamla yasamakta olan- kedi Kaplan hastalanmisti. Idrar yollari tikanmis (FUS diye geciyor bu hastalik); annemler hemen yakinlardaki kucuk ozel kedi hastanesine goturmusler, bir hafta once. Sonda/katater takilmis, cisi onu zehirlemesin, bobrekleri iflas etmesin diye. Bana ancak iki gun once soylediler. Neyse dun aksam ve bu sabah kendi kendine cis yapabiliyor oldugu haberini aldim. Bir degisiklik olmazsa annemler aksam alip eve goturecekler.

Kaplan adini gorunusunden ve vahsiliginden aldi; Dede Korkut isimlendirmesi yaptik bir nevi. Gerci adi olsa ne olacak; karakteri itibari ile adini soyleyince geliveren kedilerden degil cunku. Kendisi bizim cok sevdigimiz iyi hoca iyi bilim adami proflardan birinin sokakta bulunup eve getirilmis upuzun bacakli simsiyah kedisinin cocuklarindan. Annesi gibi uzun bacakli. 5 kardesten biri. Ben bunlarla daha bir-iki haftalikken tanismistim, annelerini besleme gorevim vardi iki gunlugune. Iki kiz, uc erkek kardes. Kizlar gelip parmak uclarimi yalarken, erkekler gelip isiriyorlardi. Ben bu durumda kizlardan birini istemistim yavrularin hepsine bakamayacaklari icin verecek ev aradiklarinda hocam. Ama bize Kaplan geldi:) Hatta Kaplan ve neredeyse ikizi kardesini getirmisti hoca taa baska sehirden, biri bize biri bir baska arkadasa diye. Ikisini de saldi eve, digeri cekingen kalirken bizim evi dolasip tetkik eden bizde kaldi, adi Kaplan oldu.
Hayatinda sadece bir kere hatun yuzu gordu; bir-iki haftaligina. Basina bir is gelmesin diye ve benim hep bir baska hatun kedi bulma olasiligi yuzu suyu hurmetine kisirlastirilmadan yasamakta. Son birkac aydir biraz durulmus; yas aldigindan herhalde. Kedilerde ilk sene 15-20 yas sayiliyormus, sonraki her yil da 4 insan yili. Yani Kaplan yaklasik 42 yasinda;)
O uzun yasasin, guzel yasasin. Baskentte oturan disi kedisi olan varsa bu yakisikli genc adama bir randevu isterim;) Bu makinada fotografi yok, eve gidince bir fotograf da eklerim.

19 Şub 2009

Tanzanya - Zanzibar adası: Yunuslarla yüzmek

Tanzanya'nın Zanzibar adasındaki son günümüz; öğleden sonra 4-5 gibi Dar üs Selam'a uçacağız, akşam da Dar üs Selam'dan geri Avrupa kıtasına. Zaten 2 gün olmuş Zanzibar'a geleli ve gelmeden hastalandığımız için etrafı gezecek vaktimiz olmamış. Dolayısıyla benim Tanzanya'ya gitmeden gördüğüm ve gidince teyit ettiğim Hint okyanusunda yunuslarla yüzme turu ve Zanzibar'ın merkezi Stone Town'ı görme işi bu son yarım güne kalmış durumda. Bir önceki gece son anda ayarladık pazarlıklar sonucu pahalıca bir yunus + taş kent turu, oradan da havaalanı. Sabah 7.30'da gelip alacak araba bizi; yani erken kalkma işi yakamızı bırakmadı bir türlü; olsun yunuslar için değer;)

Araba gelip bizi alıyor. Yunuslarla yüzeceğimiz yer adanın ta öteki ucunda, uzun kısmının en güneyinde yer alıyor, dolayısıyla varması da 1-1.5 saat sürüyor. Vardığımızda yeni geri dönen bir dolu minik tekne ile karşılaşıyoruz. Zaten bize de sabah en erken giden olmanın en iyisi olduğunu; böylece ortalıkta turistler tarafından henüz rahatsız edilmemiş daha fazla yunus olacağını söylemişlerdi. Geri dönen tekneleri görünce biraz üzülmüştüm bu yüzden ama bizim kaldığımız yer adanın öteki ucu olunca en erken çıkan tekne olabilmek için 6'dan önce yola çıkmamız gerekirdi ve zaten 10 gündür sabah o saatlerde ayaktaydık. Sonra biz minik teknede yalnız olacağımızı sanırken birilerini bekleyeceğimizi öğreniyoruz. Neyse, biri İtalyan biri Lübnanlı ve biri de Kenyalı üç genç geliyor; iki de tekneci 7 kişi biniyoruz. Bu arada palet ve şnorkel de kiralamışız, e iyi tamam.
Burada ben ve yunuslarla ilgili bir parantez açam gerekiyor. Ben bazı sevdiğim konuların çok genel geçer olduğunu, herkesin sevdiği, beğendiği şeyler olduğunu düşünüyordum; örneğin sinema, fotoğraf, yunuslar. Halbuki son zaman anladım ki öyle değil. Evet, ben denizi ve denizin içindekileri seviyorum. Yüzmeyi ama özellikle -henüz/hala tüplü dalamasam da tüpsüz halde olsun- sualtından gitmeyi seviyorum. Evet, "güzel birşey, olabilir" değil hissettiklerim; basbayağa seviyorum. Hem bu yüzden yani denizi ve içindeki yaşamı sevdiğimden, hem de kendileri zeki, duyarlı ve eğlenceli varlıklar olduğundan, yunusları da seviyorum. Gerçi farkındayım vahşi hayvanlar ve sürü olarak küpekbalıklarını safdışı bırakabilecek denli de güçlüler.
İşte bu yunuslarla yüzmeye gidiyoruz biz mini bir tekneyle. Bizden başka sanırım bir ya da iki tekne var etrafta. Bir 15-20 dakika gittikten sonra ilk yunusları görüyor kaptanımız. Biz bir yanda görmeye çalışıp br yandan da paletler, giymeye çalışıyoruz. Neyse apar topar suya atlıyoruz ama çok uzaktalar. Bir süre böyle, hızlıca yunuslara doğru yüz, tekneye geri dön, tekneyle biraz daha git, tekrar atla yunusları yakalamaya çalış şeklinde geçiyor. Ama yine de denize atladım tekne her durduğunda. Biraz telaşlı geçti; yunuslara yaklaşmak için hızla yüzme, çok acıtan deniz analarına dayanma ve sürekli tekneden çağrılarak çok kısa süreler suyun içinde kalabilme durumları yüzünden. Bir de sorduk; köpekbalığı olmuyor dediler ama tabii emin olmıyor insan; gerçi bu telaşede onu düşünecek pek zaman olmuyor ama. Suda her yanda manyak gibi acıtan deniz anaları olmasına rağmen bayağa çabaladım. Yüzmeyip yunuslar gelse diye huzur içerisinde bekleme şansım olmadı deniz anaları yüzünden.

Bu süre zarfında ben iki kere yunuslara 2-3 metre yaklaştım; hemen altımda yaklaşık 15-20 tanesi yüzüyordu derinlerde hızla. Hatta bir keresinde sevgilim kocam teknede kalmıştı; hemen arkama doğru 1-1.5 metre yanımda bir yunus atlayıp yüzüyormuş.
Çok güzeldi. Ben hem mutlu oldum, heyecanla yaklaşmaya çalıştım yunuslara, hem de biraz korktum o kalabalık aileden açık denizde, hoşlanmazlar, rahatsız olurlarsa diye.
Bütün bunları yaparken elbette hiç fotoğraf çekmeye çalışmadım. Aklımda suya atlamalarımız, yakıp kabartan deniz anası dokunuşları ve asıl altımda derin mavide yüzen 10-15 yunus kaldı.
En güzeli dalgıç kıyafetiyle yüzmek; böylece deniz analarından korunmuş olur insan. Sonra bir de tüplü dalmak gerek yunusların arasına. Bir de bizim şnorkeller su geçiriyordu; alışık olduğunuz bir palet ve şnorkelle gitmeli (buradan da anlaşıldığı gibi gene yapmak istiyorum;).

Meltem gibi resim altı koyacak olursam: ilk iki fotoğraf tekneden kıyıya doğru, sonuncusu da yüzdükten sonra ıslak saçlarımla Stone Town'da öğle yemeğinde, kendisini fotoğraflamamdan bıkmış sevgilimin karşı atağı

18 Şub 2009

madrid 2 - muze ve dahasi

Yazmayi unutmusum; Madrid'de bir muze gezecek zamanimiz vardi ve ben Reina Sofia muzesini sectim. Bu Madrid'deki ikinci meshur muze, ilki del Prado. Prado'da daha klasik Ispanyol ressamlarin resimleri varmis, Goya gibi. Ben cok klasik sevmedigimden (hele ortacag hic sevmiyorum; Munih'teki Alte Pinakothek'te mesela bir sure gezdikten sonra carmiha gerilmis Isa v seytan resimleri gormekten icime fenaliklar basiyor), Reina Sofia'yi tercih ettim. Burada en meshurlardan Miro, Picasso ve Dali'nin eserleri sergileniyor, baska ressamlarin yaninda. Miro benim hep eglendigim bir ressam olmustur, yine oyle oldu, eglenceli buldum Reina Sofia'daki resimlerini. Picasso ve Dali'ye ise daha cok uzuldum; yani icinde bulunduklari ruh halleri yuzunden. Gerci belki dunyanin kotulugunu, tuhafligini cizmek ve surekli boyle ruh halleri icinde bulunmak, buna kafa yormak insani vicdanen rahatlatiyordur. Ve yine gerci, bu adamlar bunu toplumsal sorumluluk adina degil de klasige karsi gercekustune dair yapmamislar mi? (bunu tamamen atiyorum, tamamen kendi tahminim yani; birgun firsat bulursam okurum, ya da muzeleri bir sanat tarihcisiyle gezerim de ufkum acilir belki - cunku simdilik en cok gorsel zevk adina gemekteyim muzeleri.) Bir de Picasso'nun Guernica'nin (ki o da orada sergileniyor) parcalarini kara kalem cizdigi resimlerdeki gozleri begendim; asimetrik, ciftinden farkli ve guzel.
(Yeri gelmisken belirteyim, en sevdigim ressam Vincent van Gogh.) Avrupa'da ve Amerika'da bir dolu muze gezmisim. Ve genellikle seviyorum, egleniyorum muze gezerken. Salt resim degil, arkeoloji, kultur. Ve cidden fikir sahibi oluyor insan o yerin tarihi ve kulturu hakkinda.

Bir de Endiseli Peri Ispanya'nin mimarisine vurgu yapinca, bu sabah yeniden dusundum Avrupa mimarisinin benzerliklerini ve Turk mimarisin ne denli farkli oldugunu. Ve bir sosyolojik atip tutmaya daha ulastim;) Once tespit: Avrupa'daki cokkatli binalar gayet eskiye dayaniyor; 14-15. yuzyil, hatta daha eski. Yani o tarihlerden beri baskalariyla birarada yasamaya aliskin Avrupa halki. Bizdeyse o tarihlerde evler avlulu, mustakil evler, cok katli binalar degil. Bu yuzden biz aileyle birarada yasamaya aliskiniz. Biraz da bu yuzden bizle aile kurumu Avrupa'dakinden daha guclu (ve daha mudaheleci). Ve biz ailenin otesindeki insanlarla ayni icli dislilik olmadan birarada yasamaya cok daha gec basladik, ve biraz da bu yuzden toplum yapisi, devlet, demokrasi cok daha yavas gelisiyor bizde. Ama Avrupaliyi sehirlesmeye, birarada yasmaya iten ne bilemiyorum; yani salt ekonomik kosullar mi yoksa bizdeki ummetciligin ve gocebeligin olmayisi (gocebelik salt yerlesememe etkisiyle degil, yerlestigin yeni yerde yabanci olma ve bu durumda elindekine yani ailene tutunma etkisiyle de) mi bilemiyorum.
Beni doktora ogrencisi olarak almak isteyen sosyolog olursa soylesin;) Ay ya da ne ugrascam doktorayla direk beraber makale falan yazalim diye de dusunmedim degil ama bu yokyapiyla ne yazilir yahu (bu nasil bir ukalalik, nasil bir kendini bilmezlik!). Doga bilimlerinin hepsini bilemeyecegimi, hepsiyle ugrasamayacagimi anladim ama biri bana sosyal bilimlerde de herseyi yapamayacagimi soylesin. Doktora ogrencilerine daha fazla para verseler sanirim hayatimi cesitli konularda doktora yaparak gecirebilirdim. Evet.

14 Şub 2009

161'e 5

Ycurlcum beni sobelemis; en yakinimdaki kitabin 161. sayfasinin 5. cumlesi nedir konusunda.
Heyecanla okumus oldugum Yorgun Savasci ve sonrasinda merakla okudugum Suc ve Ceza bitti, raftalar. Ikisinden de memnun kaldim (haha boyle sanki corap almisim da giymisim memnun kalmisim edasinda oldu); Yorgun Savasci'ya daha cok baglandim, heyecanli seyleri daha cok seviyorum sanirim; donup yeniden okumak istiyorum o kitabi, sanki dostlarimla oturup konustugum bir ev ziyaretine gidecekmisim gibi. Suc ve Ceza'ysa biraz daha yavas isindigim ama merakla, anlamaya calisarak okudugum ve sonunda epeyce sasirdigim bir kitap oldu.

Bugunlerde yine Dostoyevski'nin Oteki Ben'ini okuyorum:
"Kalbine bir aci saplandi; kahramanimiz mektubu okudugu masaya dondu; garsonun yuzunde tuhaf, saygisiz bir israrla yaklastigini gordu."

Bir de bugun yeniden Daniel Dennett'in Freedom Evolves'ina basladim:
"The reason that Eurasians got a head start on technology is because they got a head start on agriculture, and they got that because among the wild plants and animals in their vicinity ten thousand years ago were ideal candidates for domestication."
Kitap bu cumleyle bir sosyoloji veya antropoloji kitabi gibi duruyor ama aslinda ozgur istenc (free will) uzerine bir felsefe kitabi. Temel tezi de ozgur istencin belirligin (determinism) gecerli oldugu bir dunyada da varolabilecegi, ve bunu bir sekilde evrimle birlestirecek ama ben henuz 143. sayfadayim.

Bu vesileyle felsefe yuksek lisansa nihayet kaydimi tekrar yaptirmakta oldugumu not duseyim, tezim icin, keza derslerimi tamamlamistim. Tez hocami da degistirdim ancak kendisinin bu donemki 9. tez ogrencisi olacakmisim; ama nasilsa ben de tam zamanli vakit ayiramayacagim ve birincil iletisim yolumuz eposta oldugu icin cok sorun olmaz diye umuyorum. Tez konumu da degistiriyorum; 6-7 sene once personal identity konusunu bilinc ve sureklilik tabaninda incelemeye calisiyordum. Simdiyse ozgur istenc konusunu incelemeyi dusunuyorum. Bakalim.

Ay pardon, ebeleme isini unuttum; o zaman sey diyim; Yesilerik, Fairy ka ve Muzi yazsinlar 161'in 5'ini.

20 Oca 2009

asure (bak simdi canim cekti)

- Bir is yaptim mi hemen sevinip gevseyiveriyorum. Ama bu benim bilinen bir ozelligim; en azindan ben biliyorum ve neyse ki bana maas verenler bilmiyor. Aman ya da ne bileyim, demek ki en azindan ortalama duzeyde hallediyorum isleri ki hala buradayim.
Bu sevgilim kocamla aramizda uzun suredir suregelen bir tartismanin da anahtari: benim kapasitemi kullanmamam; yapabilecegim kadarini yapmamam. Ben bundan cok emin degilim: benim beynimin calisma bicimiyle normal sartlar altinda yapabilecegim bu. Sartlar anormallestiginde, zorlastiginda degil de zorladiginda, ben de kendimi biraz daha zorlayabiliyorum. Ama o tempoyla nereye kadar giderim bilmiyorum; yani o kisa sureli ve seyrek gerceklestirebildigim birsey.
Yine de suna tam karar verebilmis degilim: birkac isi ayni anda goturmeye calistigimda mi daha verimliyim yoksa daha kisa surede bir isi bitirip oburune gectigimde mi?
Gecen konusurken yaz okulunda aldigim derslerde daha iyi bir performans gosterdigimi soyluyordum arkadasima. Ama tabii bunun nedenleri arasinda yazokulunda ders almak durumunda kalmis olmanin verdigi utanc ve sorumluluk da var. Bir de tabii etrafta daha az insan, daha az aktivite, dolayisiyla da daha az dersten dikkati alip baska noktalara kaydiran unsurlardan var. Yine de, yaz okulunun sIkIstIrIlmis yapisinin da benim uzerimde iyi etkileri oldugunu dusunuyorum. Sonucta baska dersler de bir digeri icin dikkat dagitici unsur olabiliyor.
Buradan anlasilacagi uzere dikkati fena daginik bir insanim; roman falan okumuyorsam en uzun yogunlasma surem 5 dakika civari. Bakiniz en uzun dedim.

- Bu konuya binaen, benim hic goz dalmasi denen seyi yasamadigimi farkettim. Gozlerimi biryerlere dikerek alakasiz seyler dusunebiliyorum evet, ama hicbir zaman istedigim halde gozlerimi diktigim noktadan alamama, ya da biri seslendiginde bakislarimi birkac saniyeden once baktigim noktadan cevirememe gibi bir durum yasamadim. Bu neyi gosterir, ya da birsey gosterir mi bilmiyorum. Bana sanki yogunlasmamin ne kadar kolay dagilabildigini gosterir gibi de geldi. Gerci gugila sordum, kucuk cocuklarda sIk gorulen goz dalmasi epilepsinin bir cesidine isaret olabiliyormus. Yani en azindan epilepsi degilmisim onu ogrendim:) :P

- Bu aralar cok mu dusunuyorum, cok mu konusuyorum nedir; nasil olduysa aklimda birkac konu var uzerine birseyler demek istedigim. Zaten gecenlerde 2 saat memleket-dunya-bizler nasil kurtuluruz konulu bir tartisma yaptik. Hukuk mu okusam diye dusundum biran.
Sonra dun de sanat-yaraticilik baglaminda icinden geldigi gibi yapma ile teknik ogrenme-kullanma konusunda konustuk fair arkadasimla. Ben icinden geldigi gibi yanlisiyim fena halde. Digeri bana hile yapmak gibi, yapaylik gibi, kandirma gibi geliyor; sevemiyorum. Hic teknik kullanilmasin, bilinmesin demiyorum; zaten kendi tarzini oturtmus biri kendi teknigini de oturtmus oluyor. Ben sanat-yaraticilik diyemiyorum teknikleri iyi bilip onlari bilincli olarak kullanarak yapilmis bir ise. Daha dogrusu su; teknigin insanin icinden gelenden daha on plana cikmasini yanlis buluyorum.
Dunku konusmada da su ornegi verdim: bir insan iyi fotograf cekmek istiyorsa teknigini ogrenebilir ama bu isle sanat yapmak istiyorsa teknigini bilmek degildir aslolan; hele "bunu bu kurala uydurursam guzel oluyor" hic degildir. Bence elbet. Bence kadrajdan gorduklerinden bir guzellik/acilik bir dokunak cikarmak, yakalamak, yakaladigini yansitmak ya da yaratmaktir fotograf sanati. Ve bunu yaparken insanin aklina bilmemne kuralina uyuyor mu sorusu gelmemelidir.
Belki ben cok safim, ya da olmayan bir safliktan yanayim. Ama yok ya, bence var boyle birsey.

- Butun bunlari yapmakta oldugum bir simulasyonun bitmesini beklerken yaziyorum. Zamani verimli kullanmak diye buna denir! (Elbet "is"le ilgili baska birseyler de yapiyor olabilirdim ama orasini karistirma cocuum. Ayrica ugrastigim seylere is demekten hoslanmiyorum ama ugrastigim seyler demek de cok uzun geliyor.)

- Yeter simcik bu kadar.

musamba

- Annem yemek tariflerine harfiyen uymaya calisan, adi olan bir yemek uzerinde, ya da bir seklini bildigi bir yemek uzerinde degisiklige kapali bir insan. Bunu gecen seneki gidislerimden birinde farketmistim. Bense aksine, tariflere bagli kalmaktan sIkIlan, degisiklikler yapan, birkac tarifi birlestiren, ya da kendime gore tarif uyduran biriyim. Bu konunun acaba memur zihniyetli olmak ve olmamak, ve de benim gibi tembel, kendi haline birakildiginda kafasina gore takilan biri olmakla bir iliskisi var midir diye dusunmekteyim.

- Kemal Tahir'den Yorgun Savasci'yi okuyorum ve begeniyorum, hosuma gidiyor*. Ben edebi eserler okumaya tarihsel olarak cagdas yazarlardan basladim, yeni yeni geriye gidiyorum (bkz: Sabahattin Ali okumalarim), Yusuf Atilgan'i saymazsak - ki saymayalim, o cagdaslarindan farkliymis. Bu gittigimde Yorgun Savaci'yi ve Dostoyevski'den Suc ve Ceza ile Oteki Ben'i aldim. Onlara henuz baslamadim, ama yakindir. Kemal Tahir de bana hep Tahir Kemal'i hatirlatiyor, Alacakaranlik dizisinde Ugur Yucel'in canlandirdigi karakter -ki adi da Kemal Tahir'den gelme zaten. Ama okudukca artik daha cok baska seyler hatirlatacak cunku dahasi cok olan bir insan.

- Son gunlerde bana haftasonu iki gunluk tatilden ziyade, biri hafta ortasinda, digeri haftasonunda toplam iki gunluk tatilin daha yararli olacagini dusunmeye basladim. Haftasonu islerden cok kopuyorum ve hafta basladiktan sonra kafami islere geri toplamam zaman aliyor. Oysa diger turlu, birer gun olarak bolunse bu tatil, bir gunde hem islerden kopamam, hem de Persembe-Cuma'ya bu kadar yorgun dusmemis olurum. Haftasonu da ayni sekilde. Aslinda, yaptigim isin guzel yani bunu patronumla konusup bu sekilde calismam konusunda sansim var. Bir denesem mi diyorum ama hala cesaret edebilmis degilim.

-*Begeniyorum ve hosuma gidiyor arasindaki fark su: begeniyorum genel bir iyi olma halini temsil ediyor, hosuma gidiyor ise bana dokunan, keyif veren, sevdiren birseyler oldugu anlamina geliyor benim dilimde.

- Bir onceki yaziya bu basligi koymak istiyordum, sonra cocuk meselesinden bahsederken bu kadar civiklik yapmayayim diye vazgectim.

- Boyleyken boyle. Bir sonraki yazida gorusmek uzere, esen kalin.