film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şub 2010

To infinity and beyond

Birazdan Toy Story 1 veya 2'yi izleyeceğim, sanırım 3. ya da 4. kez. 3.sü sinemalara geliyormuş. Oyuncak Hikayesi serisi aslında benim favori filmlerimin arasına çok önlerde yer almıyor çünkü bazı yerleri yavaş ve genel hikayesi biraz klasik ve acıklı duygusal öğeler barındırıyor. Yine bazı karakterler ve espriler o kadar güzel ki tekrar izlemeye kesinlikle değer!
Oyuncak Hikayesi serisinin benim ilk 5imde yer almaması diğer animasyonların da aynı kaderi paylaştığı anlamına gelmiyor elbet (ne kadar klasik bir film eleştirisi cümlesi oldu!). Neyse, demem o ki Buz Devri 2 benim ilk üçümde yer alan bir film - evet bence o denli muhteşem. Arada moralim bozuksa düzeltmek istediğimde ya da eğlenmek gülmek mutlu olmak istediğimde tekrar izliyorum.
Buz Devri 2 içinde aşk, arkadaşlık, macera, sosyal tespitler ve süper espriler barındıran harika bir film.  Ve gayet eğlenceli.
Bir de Madagaskar filmlerindeki Penguenlerin dizisini keşfettik, bölümler yaklaşık 10 dakikadan oluşuyor ve her biri muhteşem; komik, zeki esprilerle dolu, eğlenceli ve arkadaşlık teması etrafında gelişen konulardan oluşuyor. Buradan izlenecek bağlantılara ulaşılınabilir. Bir oturuşta en az 2-3 bölüm izlemeden başından kalkamıyoruz. Keza yarıladık varolan bölümleri.

İzleyin izletin. Tınıınn.

22 Haz 2009

Gurur ve Onyargi

Dun yine (sanirim 4.kez) Pride and Prejudice'i izledim. 18. yuzyil civarinda gecen izledigim en guzel filmlerinden. Ve ayni zamanda izledigim en guzel ask filmlerinden. Ask filmi nedir ya, diye sorabilirsin; sordun soyliyim; icinde ask olan; o aski guzelce ve hakkiyla anlatan; gereksiz yere yuceltmeden herseyiyle gosteren filmler olabilir mesela. Zamaninda bu konuya deginmistim sanirim ama simdi arsivden arayamiycam nerede diye. Mesela Love Actually, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, 50 First Dates de boyle filmlerdir benim gozumde.
Simdi yine izlememin hikayesi soyle oldu -merak etmiyosun da ben yine de yazmak istiyorum- baska bir Jane Austen romani uyarlamasi Emma'yi izlemege baslamistik; o kadar begenmedik; baslarinda birakip daha da baska bir Jane Austen uyarlamasi Mansfield Park'i izledik. Keza onu da pek begenmedik ve hatta dun ben Emma'yi kaldigim yerden izleyip bitirince gordum ki Mansfield Park'tan daha iyiymis. Ozellikle sonundaki o aski farkedis ve itiraf edis pek guzeldi. Yine de butunsel olarak; film olarak Gurur ve Onyargi kesinlikle daha iyi bir film.

Gurur ve Onyargi'nin bazi diyaloglari sacma gelse de (Ingiliz aristokrasisi ve donemin aliskanliklariyla alakali sanirim) genel havasi ve insanlarin iliskilerinin sergilenisi iyiydi. Hele iliskilerdeki o kurallara bagli kalarak yavas yavas ilerleme ask soz konusu oldugunda cok gerilimli, heyecanli ama bir o kadar da tadindan yenmez birsey. Bas erkek karakter Darcy'nin o cok iyi, dusunceli, aslinda tutkulu ama burnu buyuk gorunen tutuk karakteri, bakislari, konusmasi ve bas hatun karakter Lizzie'nin iyiligi, zekasi, dobraligi ve eglenceliligi. Ve onlari canlandiran Keira Knightley ile Matthew MacFadyen'in hem karakterleri hem de karakterlerin arasindaki aski bu kadar gercekci oynamalari - pek guzeldi.
Kisilikleri guzel olan insanlarin aski balli kaymak.

Sanirim ask insanlarin birbirini farketmeleri ve birbirlerine deger vermelerini yucelttigi icin guzel. Onyargilari ve gururu kirabildigi icin, iki varligi karsisindakiyle 'an'larda dahi olsa butunlestirebildigi icin; iki kisiyi birlestirebildigi icin guzel. Insanin ben merkezciligi ile kacirabildiklerini biraz olsun engelleyebildigi icin; kendinden baskasini sevmenin guzelligini tattirabildigi icin.
Laannn; romantik romantik yazdiriyorsunuz bana. Itiraz edenler icin bkz: bir asik ol da gorelim.

17 Mar 2009

su bu o ve film

Blog aleminde gezinip durmamdan da anlasilacagi uzre (beni gezerken kim takip ediyor; kim anlayacaksa benden baska) bugun yine bir calisamama gunu yasiyorum. Bu durum uzerinde calismaya calistigim bu yan projeyi sevmememden kaynaklaniyor. Tam bir ilerleme gostermeye baslamistim ki bir yazilim sorunu sonrasi (ihtiyacim olan bir yazilim kullandigim sistemde yuklu degil) vazgectim. Simdi toparlayip islerin bir kismini bakasina dagitmak icin eposta yazsam diyorum ama onu bile yapmak yerine internette gezinmekteyim. Benim gibilerin eline kalirsa bu bilimden cok gelisme beklememek mi gerek acaba? Ama her zaman boyle degilim; daha dogrusu her projede boyle degilim.
Neyse. O bu degil yine izledigim filmler konulu bir yazi yazmak istiyordum ben. Depresyonda kalmak icin yapilabilinecek en etkili seylerden biri kendinizi uyusuk tutmaniz. Gunumuz teknolojisi sagolsun bu olanagi pek guzel sagliyor; internette gunluk okumak olsun (baskalarinin hayatlarini dusunurken kendimizinkini unutalim), birseyler izlemek olsun (ne oldugu onemli degil, onemli olan kendi hayatimizi unutalim). Tabii okunan seyler bize dokunuyorsa biryerlerden bu bizi kendimize getirebiliyor. Yok, boyle degil; dogrusu su; okudugumuz ya da izledigimiz sey bizi dusunduruyorsa, silkelenip biraz kendimize gelmemizi saglayabiliyor.
Ben de son yillarda mutemadiyen film ve dizi izliyorum. Peki neden buraya yazmiyorum? Demek ki iz birakan, dusunduren seyler degilmis. Tabii takdir edersiniz ki dilini dogrudurust bilmedigimiz festival filmleri felan da pek izlenemiyor. Zaten pek film festivali de olmuyor. Ama yakinda bir Turk filmleri festivali var; basarabilirsem gozume kestirdigim 3-4 film var. Ama konferansti oydu buydu da var haftaya; bir de bu asosyallik ve tembellik seviyem goz onune alindiginda kendimden cok da umitli degilim. Bu yuzden yanima yandas bulmaliyim beni durtecek; usengecligi bahane olarak kullanmami engelleyecek.

Boyleyken iki gun once nihayet "Yasamin Kiyisinda"yi izledim Fatih Akin'in filmi. Begendim. Yine begendim ve de; yani izledigim tum diger Fatih Akin filmleri gibi (cok da degil; Duvara Karsi, Istanbul Hatirasi ve im Juli'yi izledim.). Zaten Fatih Akin bu teget gecmeleri isliyor her filminde ve ben cok dogal ve guzel buluyorum bunu. Ama bu filminde de gordugum baska bir sahne, sahneler dusundurdu beni. Dikkat burasi spoiler iceriyor; bitince soylerim.
Hani Nejat'in babasinin Ayten'in annesine tokat atip, kadinin yere dusup oldugu sahne. Bir de Charlotte'un hayatinda ilk defa elinde silah tutan bir sokak cocugunun tek el atesiyle oldugu sahne. Duvara Karsi'da da vardi; abi siseyle bir geciriyordu adamin kafasina; adam kafasina aldigi bu darbeyle bir de yere carpip oluyordu. Hayat bu kadar kolay yani. Bitiveriyor. Ustelik normalde siddetten saymayabileceginiz bir eylemle. Yani siddet bu kadar tehlikeli. Azcigi bile; bir "an"i bile, normalde hic yapmadiginiz birsey olsa bile bir felakete; bir hayatin sonlanmasina yol acabiliyor.
Spoiler bitti.
Bu yuzden cok etkilendim Fatih Akin'in tarzindan. Bu denli acayip birseyi boylesi dogal ve basitce anlatabildigi icin. Ve bir yandan da acayip insani, toplumsal bir mesaj tasiyor. Bir de kendisinin filmleri cok rahat izlenebiliyor onca rahatsiz edici olguya ragmen; cok dogal geliyor bana filmdeki hersey, su gibi akip gidiyor. Ve bu oyunculuklardan degil salt (ki bu filmde Nurgul Yesilcay bile o kadar gozume batmadi; guzelim Turk aksaniyla ingilizce konusmasi vs de gayet normal olmus), yonetimden bu; yonetmenden.

Oyle, diyim dedim. Ben begendim bu filmi. Hatta belki en begendigim Fatih Akin filmi bile olabilir, eger Istanbul Hatirasi'ni degerlendirme disi tutarsak. Im Juli de guzel bir filmdi ama boyle tokat gibi carpmamisti suratima. Evet Duvara Karsi bir bicimde biraz sona kaldi. Sanirim da sonu yuzunden. Yoksa onu da bayaga begenmistim; haksizlik etmiyim gayet dolu ve ovgu olarak soyluyorum rahatsiz edici bir filmdi. Proje fikri baglaminda iliskili Kebab Connection'i kategori disina aliyorum; yoksa o da eglenerek izledigim guzel bir filmdi. Hah tamam, izlediklerimin hepsini ovdum! Yok bence ben siralamaya yapmaya calismiyim; kafam karisti. Her biri iyi ve farkli acilardan etkileyiciydi diyeyim.


not: hadi ben de bir goruntu ekledim yaziya. dedim filmi hatirladigimda aklimda kalan goruntulerden biri olsun; sagolsun afislerden biri yapmislar onu; kolayca buldum.

18 Tem 2008

bi not

Charlie Bartlett diye bir film izledik gecenlerde, ne zaman internette adina/afisine rastlasam gulumsuyorum. Pek hos bir filmdi, boyle liseli ve mutemadiyen okullardan atilan bir gencin son okulunda hemen tum ogrencilerin psikologu/psikiyatri haline gelmesi ve elbette asik olmasi seklinde gelisen, hos sohbet, dusunduren ama cok yormayan ve gulumser bir tat birakan bir film.

22 Haz 2008

yeni yazi

Yeni yazi diyip durdum ama yazacak cok anlamli birseylerim yok be gunluk seylerim var. Hah boylce de gunluk kelime oyunlari bile yaptim. Gecen Cuma uzun zamandan beridir ilk defa disarida yemek yedik ve oncesinde yarim saat "ucuz" dvdlerden film sectik. Ailemizi iflasa suruklemek adina Star Wars 4-5-6'yi aldik(m, daha cok benim gaza gelmemle), ve birkac film daha. Bir de bunu benim yeni ise baslama hediyem olarak yutturdum kendime; zaten sevkilim kocam her zaman al tabii, begeniyorsan, istiyorsan almalisin seklinde yaklasiyor bana sagolsun:) Bu durumda tabii duzensiz orta gelirli bir ailede tutumlu insan olarak yetismis olmam ailemizi iflastan kurtariyor-du; son yillarda daha futursuzca harcamaya basladim. Ama bir yandan da fena para biriktirmiyoruz hani. Zaten hala elli kere dusunuyorum birsey alirken.
Simdi, yeni is demistim evet. 1 Temmuz'da iki yan enstituye tasinacagim:) Ve verecekleri maasla zengin hissediyorum kendimi; nihayet bu kadar okuduktan sonra (yazicam evet bu kadar ne kadarmis: 22 yil. Evet 22 yil okul okumusum ben. oha demek serbest.) birseylere benzeyen bir maasim olacak bir belki arti bir yil kadar. Sonra cok istedigim gibi ulkeme geri donersem gene fakirlesecegim ama olsun.
Bu yeni is, baska bir is, biraz korkutucu bu yuzden. Ve bu gruptan tam da bugune kadar yaptiklarimin meyvelerini daha rahat yiyecekken ayriliyor olmama ragmen ayriliyor olmama seviniyorum. Patronumu sevmiyorum; bazi kisisel ozelliklerini ama en cok bilim "yapisini". Iste bu yuzden guzel yeni is.
Falan falan gunlukcugum.
Bir de film notu duseyim: Little Women'i izlemeyin. Sonlarina kadar iyi, hos bir film ama sonu oyle somurgen ve bence havada bitiyor ki hosnutsuz bir tad birakti bende film. Yani tabii, isterseniz izleyin yahu da ben tavsiye etmiyorum pek.
Seyi izleyebilirsiniz -defalarca, yillarca- Star Wars altilamasini. Ilk baslarda hosuma gitmemisti 1-2-3 cocuklugumun 4-5-6'sindan sonra, ama simdi bir butun olarak guzeller, hatta kendi baslarina da. Her ne kadar pek sevgili Ewan McGregor daha sevgili Obi-Wan Kenobi'nin karizmasini cizmeye calismis olsa da, simdi tekrar izleyince o bile kotu gorunmedi gozume. Bu konudaki (star wars) eksi sozluk entrylerim okunabilir (hepsini okuyun iste kimsem kimim; zaten cok entry yok cidden nedense).
Iyi yayinlar.

7 Ara 2007

A mighty heart

Soyle bir diyalog geciyordu filmde:
- Kocam pek dindar bir insan degildir, ama o bir Yahudi. Yahudi dogdu.
- Bunu baska kimseye soylediniz mi?
- Hayir.
- Baska bilen var mi?
- Hayir. Ama Daniel soruldugunda sakinmadan soylerdi.

Ben bunu duydugumda sasiriyorum, anlamiyorum.
Bu diyalogdan birkac sahne once, sanirim yine "seyh"lerden biri 11 Eylul olaylarinin Mossad tarafindan, Yahudiler tarafindan yapildigini soyluyor.
Pakistan'da Wall Street Journal in calisan gazeteci Daniel Pearl, ulkeden ayrilmadan bir gun once, bir seyhle son roportajina gittiginde kaciriliyor, Karaci'de. Karisi, Fransiz (annesi Kubali) gazeteci Marien Pearl, 5 aylik hamile. Ikisi de Pakistan'da gazetecilik yapiyorlar, 11 Eylul sonrasi Amerika Afganistan'a empire strikes back (America strikes back - CNN headlines) yaptiginda gitmisler Pakistan'a. Kacirildiginda Pakistan Anti-terrorizm Haberalma Teskilati, Amerikan elciligi guvenlik birimi, hatta FBI elele verip ariyorlar Daniel Pearl'u. Daniel Pearl'u Dan Futterman, Marien Pearl'u ise Angelina Jolie oynuyor.
Ama oyku gercek. 2002'den.
Terroru lanetliyorum cinsi bir cumle dahi gecmiyor filmde. Amerika sen cok yasa da. Seyhim sen cok yasa da. Cok icine dalmiyor ama hep degerek gectigi onemli, gercek olgular var.

O bastaki diyalogu dusundugumde Turkiye'yi seviyorum, Turkiye'li olmaktan mutluluk hatta gurur duyuyorum. Evet diyorum, benim ulkemde dunyanin baska yerlerine gore fark yaratan acilar da varmis. Simdi belki de ilk kez gercekten anliyorum laikligin onemini, dinin baskin unsur olmamasinin onemini. Bizim icin gundelik hayatin bir parcasi olan seylerin, baska "musluman" ulkelerde yeri yok, bu onlar icin yuksek bir hosgoru. Birarada, icice, farksiz yasamak. Simdi gercekten anliyorum nufusun cogunlugu musluman bir ulke olan Turkiye'nin hem Islam, hem Hristiyan, hem Yahudi dunyasindaki onemini.
Cunku benim ulkemde boyle bir diyalog gecmiyor.

22 Eki 2007

Lost ve dahasi

Gecen aylarda, gozlemevinde iki hafta kadar kaldiktan sonra isle ilgili bir moral bozuklugu uzerine gozlemevinin muhtesem dvd kolleksiyonunda izlemedigimiz film bulmakta da zorlaninca, Lost'un birinci sezonunu odunc aldik. Bir bolum izledik, ee dedim ben, bu muydu yani Lost diyip durduklari?
Sonra biraz daha izledik. Izledikce izleyesi gelebiliyor insanin, ABD'lilerde bir macera tutkusu var herhalde filmlerine sokup duruyorlar. Keza Lost cok Amerikan. Dizide insanlar gecirdikleri ucak kazasi yuzunden bir adaya dusuyorlar. Adada yok yok, super gizemli, ama nedense kimse bunu disindan sorgulamiyor, e icinden sorguladiklarini da biz seyirci bilemiyor haliyle. Pek merak sahibi degiller yani. Dizideki neredeyse butun kadinlar 34 beden ve ya super fit; kasli ya da manken gibi bir vucuda sahipler. Erkekler de keza hep kasli, ucgence vucutlu. Kilo ayrimi yapmiyoruz demek icin de diziye koyduklari insan morbid obez tanimina rahatca uyan kiloda bir genc. Gobekli ve 42 ve ustu beden olmasina izin verilen iki insanin yasi da 55-60 ustu. Zaten kimsenin saci uzamiyor, herkes tirasli (gerci hak yemeyeyim bir sahnede iclerinden birini tras olurken gosterdiler).
Bir de adadakilerin "the others" dedikleri otekiler var. Bu da herhalde Amerikalilarin oteki'ne, yani kendinden olmayana, kendi cevresinden, kulturunden olmayana bakisini anlatiyor, ne yazik ki. Otekiler dizinin ilk iki sezonunda insanustu bir guce sahipmis gibi dovusebilen, iz birakmadan yuruyen, ormanda fisiltilari duyulan ve acimadan insan olduren psikopatlar bu otekiler. Ucuncu sezona geldik, otekiler normal zamanlarda siradan insanin yasayisina sahip ama ayni zamanda acimadan adam olduren psikopat insanlarmis dedi dizi bize.

Evet ucuncu sezonun ortalarina kadar izledik. Ozellikle ikinci sezonun ortasina kadar dizi benim icin izlemesem de olur birseydi. Simdi biraz daha ilginc. Okan yazmisti bir ara spoiler uyarisi vererek, Tesla ve elektromanyetizmle baglantisi hakkinda. Iste o yuzden ilginc. Bir de birkac karakter var hosuma giden; dizinin en akli basinda ve iyi adami Jack ve acilamadigi icin kavusamadigi Kate ve yeni "oteki" Juliette, brother Desmond ve onu nerede olsa bulabilecek sevgilisi Penny ve psikopat mi yoksa siradan bir adam mi oldugu anlasilmayan John Lock. Evet aski seviyorum. Evet fizigi de seviyorum. Zaten Okan'in o yazisina denk gelmemis olsaydim genelde merak icinde birakarak biten bolumlerine ragmen diziyi bu noktaya kadar izlemezdim. Simdiyse gercekten merak ediyorum, Desmond ve Penny'yi, Penny'nin askini ve azmini, Desmond'in inancini, Jack'in iyi adam kalip ask yasayip yasamayacagini (zaten o kadar bolum izleyince karakterlerle bag kuruyor insan). Ve elbette o elektromanyetik dalavereyi ve adanin sirlarini, ama bilimsel temellerinin saglam olmayacagini bildigimden onlar bu kadar on planda degil sanirim.

Izlememis olan varsa izlemese de olur. Ben ucuncu sezonu bitirince soylerim bi numara cikiyo mu diye; cikiyorsa direk hatirlatmalari izleyip ucuncu sezona ziplarsiniz. Yoksa gereksiz bir dizi. Gerci gerekli dizi diye birsey var mi? Vaaaar, Oz var mesela HBO'nun, bir zamanlar Cine 5'te sifrsiz yayinlanan muhtesem dizi. Kuzeyde bir yer/Northern Exposure var. Onlari da baska bir zaman uzun uzun yad ederim artik. Zaten Palukum bana NE'nin cdlerini vercek:)

22 Ağu 2007

Luc Besson

Birkac zaman once Endiseli Peri'nin bir yazisinda gecmisti Luc Besson. Ben de severim onu bir ara yazarim demistim. Sonra bugun Talisman'in bir yazisinda da Derinlik Sarhoslugu-The Big Blue'nun adi geciyordu. Ona biraktigim yorumda sevdigim Luc Besson filmlerini (yani Luc Besson'un yonettigi ve/veya senaryosunu yazdigi filmler) sayarken "amma cokmus bunlar yahu" dedim, bari yazayim bir. Ama oyle guzelce antolojik sekilde yazamam. Geriliyor kasiliyorum, ayrica cok uzun zaman aliyor; soguyorum bitiremiyorum yaziyi. O yuzden "Allah ne verdiyse" derler ya; dandun giricez.

Zaman siralamasiyla hangisi onde bilmiyorum ama Derinlik Sarhoslugu-The Big Blue ile baslayayim. Keza bu film diger sevdigim Luc Besson filmlerine cok benzemiyor.
Bu filmin afisi asiliydi duvarimda yillarca. 1998'de filmin Director's Cut versiyonunun gosterimleri vardi Paris'te 10.yil serefine ama ben orada oldugum halde gidememistim, icime oturmustu. Seneye yine gosterirler mi 20 yil olacak?
Bildigim kadariyla eskiden kendi de dalarmis Luc Besson'un ama sonra bir kaza gecirmis ve dalamamaya baslamis, ondan sonra yapmis bu filmi. Film serbest dalis (tupsuz, derine - >100 m - dalis bkz: Yasemin Dalkilic) alaninda rekortmen bir amcanin hayatindan esinlenerek kurgulanmis. Cocukluk arkadasi iki serbest daliscinin (Jean-Marc Barr aka Jaques ve Jean Reno aka Enzo) rekabeti, bu dunyanin disindan ya da denizin icine ait Jaques'in aski ve yunuslar ve buyuk mavi. Zaten mavi-deniz-okyanus ve yunus sozcukleri benim nefessiz kalmam, icimin icime sigmamasi ve hissettiklerimi anlatacak sozcuk bulamamam icin yeterli. Orasi bambaska bir dunya; filmde ya da tupsuz derinlere daldiginizda denizin icindeki canlilara dair hicbirsey gormeseniz bile baska bir sonsuzluk, baska gizler, baska yasamlar vadediyor.
Film muzigini ezbere mirildanabilirim. Ve yazinin devaminda da ortaya cikacagi gibi bircok (belki hepsi bilemiyorum) Luc Besson filmi gibi The Big Blue'nun muziklerini de Eric Serra yapmis. Ayrica Jean Reno da kadrolu oyuncusu;)
Sonra Nikita. Nikita'yi bir kere izledim (yok canim cok garip bir durum, bir filmi bir kez izlemek!) o yuzden aramda cok fazla bir duygusal bag yok. Nikita yasamak icin hirsizliktan suikastcilige gecis yapmak durumunda birakilmis bir hatun. Onu sevmek zor, onun sevmesi zor, kok salmasi zor. Hemen dedikodu bilgi vereyim -Nikita'yi oynayan hatun Luc Besson'un sevgilisiymis ama sonra ayrilmislar. Bunun birkac ornegi daha var; The Fifth Element Milla Jojovich gibi. Ah ayrica Jean Reno kiralik katil rolundeydi sanirim.
Ve Metro-Subway. Subway benim Christopher Lambert'i sevmeme neden olan filmdir. Zaten de en duzgun filmi ve en guzel rolu kanimca. Bambaska bir adami ve cok tatli saf bir asigi oynar Lambert bu filmde. Paris metrosunda. Absurd. Guzel. Eglenceli. Jean Reno baterist;)
Vee Leon. Leon benim universite sinavlarina (evet o zaman cift sinavdi) girdigim sene gosterime girmisti. Filmin reklamini izledigimde gitmeyi dusunmemistim hic; sagolsunlar hep psikopat yerlerini gostermisler. Sonra bir arkadastan duymustuk da oyle gitmistik ilk. Ben Leon'a (Jean Reno) asik olmustum utu yapip ciceginin yapraklarini sildigi sahnede. Filmden cikinca birsey yiyememistim. Bir de o aralar sutle icilmemesi gereken bir ilac aliyordum, neydi unuttum ama hissiyati hatirliyorumm bak; soyle ki ilac bana sutu sut de Leon'u hatirlatiyordu, bogazim dugumlendi boylece birkac gun boyunca. Leon kiralik katil, profesyonel, usta. Matilda (Natalie Portman) kucuk bir kiz-genckiz, 12 yasinda, salak bir baba, uvey anne, uvey abla ve kucuk tatli bir erkek kardes sahibiyken basliyor film. Sonra Matilda Leon'la buyuyor, midesinde hissederek Leon'a olan duygularini. Leon Matilda'yla huzuru buluyor evet onca kosusturmacanin, silahin arasinda deliksiz uyuyabiliyor bir gun. Evet herseye bedel. Gary Oldman da psikopat ve pis isler ceviren polis rolunde. Zaten sevmem Gary Oldman'i; taa Immortal Beloved'da cok sevdigim Beethoven'i oynayip bir roportajinda "benim icin siradan bir roldu" cinsi bir laf ettiginden beri. Gicigim kendisine. Zaten hep psikopat rollerini canlandiranlara soyle bir kuskuyla bakmak gerek kanimca. Ah, tabii guzelim muzikler yine Eric Serra'nin.
Bir de Wasabi var. Ama Wasabi benim cok ust siralarimda degil. Jean Reno - Japon kiz ikilisi bir bicimde Leon'u hatirlattigi icin olsa gerek sanirim, Wasabi bende kotu bir Leon turevi etkisi yapiyor. Hos ve eglenceli ama Leon kadar siradisi ve etkileyici degil.
Bunu yazinca kendimi Atilla Dorsay gibi hissettim, ki onu da sevmem. Gereksiz bir ukalaligi var ve onceki birikimlerinin uzerine yatiyor, habire gecmisten yiyiyor hissiyati uyandiriyor. Ayrica acik goruslu olmayan ve yalaka bir tabiyat ciziyor yazi ve programlarinda. Yavan bir tarzi oldu yani yazinin. Odev duygusuyla yazilmis. Hangi ayrintiyi verecegimi bilemedigim, ustu kapali gecmeye calisitigim bir yazi. Ayh fenaliklar gelin gelin.

20 Ağu 2007

V

Dun aksam, ikinci kere izledik V for Vendetta'yi. Ah dedim yine, en guzel eylemlerden biri bu filmde anlatilani. Bir de V amcanin ettigi sozler*. Ne diyordu; bu ulke nasil bu hale geldi diye sucluyu ararken aynaya bakmanizi oneririm;) Ve bunu neden yapiginizi biliyorum; korku.
Zaten ne diyordu Yoda:
"Fear leads to anger, anger leads to hate and hate leads to the dark side."

Bir de Manoglia'da sanirim Tom Cruise'un oynadigi karakter diyordu; durup bir nefes almam gerek mealinde birsey.
Dunyada olup bitenlerin akisina kapilmadan, her olayda soyle durup bir bakmak gerek once, bir nefes almak, aynaya bakmak ve korkuyu icimizden atmak. Olaylari degerlendirmede aceleci olmamak gerekiyor.

Teorik bilgim super de pratikte zayifim ortmenim. Artik deneye yanila basara ogrenecegiz;) Ben zaten aslinda hep umutlu bir insanim. Aa zaten internetten Secret buldum, dayan dedim kendime ilk 40-50 sayfayi gecmeyi basarinca arada anlamli seyler soylemeye basliyor. Tabii ticari kaygili, "bilimsel" icerikli tum sozleri hic yokmuslar gibi yaparak gecmek gerek. Zaten ruhum Secret benim; valla hayal edin ve yasiyormus gibi yapin kisminda deniz kenarinda bahceli bir evde yasadigimizi hayal ederken cok eglendim:) Ben zaten aptalca bir his tasiyorum icimde hep, herseyin guzel olacagina dair.




*vliler disinda; onlardan birsey anlamiyorum, Turkce altyaziyla izlemek gerek.

26 Mar 2007

garden state

Birkac hafta once izledik bunu da. Cok iyi gelmisti. Bir daha izlerim; izlerim de izlerim.
Basta "ho noluyo; bu nasi bi film boyle" diyo insan (insan->ben; her zamanki gibi). Hatta imdb'den yuksek not almis diye secmistik bu filmi ama ozellikle Natalie Portman'in varligina guvenerek. Ama film siradisi ama bir yandan da super siradan, 8. sinif Amerikan filmi edasiyla (cunku aslinda siradan issiz gucsuz Amerikali genclerin hayatini gostererek) basliyor. O yuzden Natalie Portman cikana kadar icimizi bir suphe kapladi; "aceba nasi bi film cikacak yahu; ilginc ama tuhaf ve de tuhaf ama ilginc gorunuyor" diyerekten. Zaten Natalie de geldi bir sure sonra ve filmin orta yerine oturdu.
Filmin diger basrol oyuncusu Zach Braff, ayni zamanda filmin senaristi ve yonetmeni. Yetenekli bi insan kendisi. Bilmiyorum herbiseyini kendi yaptigi boyle guzel bir baska film daha cikarabilir mi ama bu gayet guzel olmus. Asmis diye tanimlayabiliyor insan filmi sonunda.

Filmdeki olaylar, hayat tarzi, ne yapacagini bilmeyen, cesitli travmalar atlatmis ama dunyayla kopuk, aslinda ruhsuz hayatlar suren insanlara ait. Ama sonra, birseyler oluyor; ask giriyor devreye. Hic de oyle romantik komedilerdeki gibi degil; ama yine de ask ve yine de romantik; oldugu gibi, gencecik insanlarin yeniyetmeligi, cekincesiyle.
Zaten iste hayatla ilgili ve askla, birliktelikle, yol arkadasligiyla ilgili kilit seyler soyluyor film. Cozmus olayi. Hem de guzel cozmus. Butun kafa karisikligina ragmen yalin ve ferah bir havasi var.

the last king of scotland

Yeni izledim, hatta iki kez; once sinemada, sonra evde. Hemen soyleyeyim; iyi film.
1970lerde Uganda'da darbeyle yonetime gecen diktator Idi Amin donemini anlatiyor. Iskocya'yla olan ilgisi de Idi Amin'in kisisel doktoru olan Iskoc bir cocuktan (cocuk dediysem genc adam iste canim) ve Idi Amin'in Iskocya sevgisinden kaynaklaniyor. Tabii bu sevgide Amin'in Britanya ordusunda gorev yaparken iyi asker, iyi insan Iskoclarla beraber carpismis olmasinin payi var. Belki de onu bulundugu konuma getiren Ingilizlerden cok, bagimsiz bir ulus olmayan Iskoclara sempati duymasi bir cesit empatiden kaynaklaniyor. Uganda'nin bagimsizligini kazanmasi 1960lar; Idi Amin'in basa gecmesinden 9 yil once.
Amin, yonetimde bulundugu 8 yil boyunca kendisine ve yonetimine muhalefet ettikleri gerekcesiyle 300.000 (yaziyla ucyuzbin) insan oldurtmus bir adam.
Filmin baslarinda guzel, renkli bir Uganda var; butun fakirligine, hastaliklara ve egitimsizligine ragmen. Zaten filmde surekli oldurulen insanlar gosterilmiyor, onun yerine olan biten daha cok "beyaz" genc adamin gozunden aktariliyor. Dolayisiyla Ugandayi kolonilestiren ve Idi Amin'i basa getiren (sonra da indirmeye calisan) Ingiltere ve diger "beyaz"larin tum rezil bakis acilari var filmde. Zaten bence filmi etkileyici kilan hem Uganda'nin halini, hem onlarin hem de onlardan olmayanlarin bakis acilarini yansitabilmesi. Ozellikle de batinin Afrikalilara yaklasimi; hem kisisel hem de devletler duzeyinde. Ama bunlar filmde inceden islenen unsurlar; oyle gozunuze gozunuze sokularak degil yani. Dolayisiyla "ben politigim", "ben sanat filmiyim", "ben Holywood filmiyim" diye bagirmiyor ama hepsi de filmde var.
Ben filmin sonunda kendimi o Iskoc adam gibi hissettim ve cok buyuk bir huzursuzluk duydum bundan. Ozellikle sonlardaki diyaloglar olan biteni cok iyi anlatiyor.

Butun bunlar bana sunu hatirlatiyor bir kez daha: Afrika gozden cikarilmis bir kita. Bati oradaki dogal kaynaklardan baska birseyle ilgilenmiyor. Bir de tabii orayi silah pazari olarak kullanmak ve de ekilebilir alanlarini kendi istegine gore degerlendirmek disinda. Ve bu yaklasim hala ve azimle suruyor. Ve sadece oradaki degil diger bircok yerdeki ulkeye uygulaniyor. Kucuk olcekli; bireysel kucumsemelerin, hak ihlallerinin, somurulerin, sorumsuzluklarin, umursamazliklarin buyuk olcekteki hali bu. Hersey herseye baglaniyor goruldugu gibi. Dikkatli olmak gerek.

14 Şub 2007

bir film/mutlak kararlar

Icimde bir yazma istegi uyandi; aklima gelen sozcukler yitmeden basliyorum:

Dun aksam The Life of David Gale adli filmi izledik. Idam cezasiyla ilgili bir film. ABD'nin Teksas (Texas) eyaletinde geciyor; gercekte de yasalarinda idam cezasinin var oldugu ve uygulandigi bir eyalet. Ulkenin baskaninin ve petrol zenginlerinin memleketi. Filmdeki tanima gore "Incil kusagi"nda oldugunuzu kiliselerin ve hapisanelerin sayisinin, ABD'nin unlu kahveevi zinciri Starbucks'lardan fazla olmasindan anlayabileceginiz bir yer.
Basrollerde Kevin Spacey ve Kate Winslet var. Ikisini de begeniyorum; hem oyunculuklarini hem de oynamayi sectikleri filmleri. Kevin amca idam cezasina karsi ve ayni zamanda bunu protestolar, bildiriler, soylesilerle ifade eden bir grubun uyesi ve universitede ders veren bir felsefe profesoru. Gerci film o hapisanedeyken ve idam edilmesine sanirim bes gun varken basliyor. Kevin amca uc ayri mahkeme tarafindan idam karsiti gruptan yakin arkadasi bir kadina tecavuz etmek ve oldurmekten suclu bulunmus. Kate abla (yoksa ayni yasta miyiz ya -hoh neyse birkac yas varmis aramizda) da Kevin amcayla idamdan onceki uc gun ikiser saatlik roportajlar yapmakla gorevli gazeteci. Kevin amca Kate'e hayatini; onu buraya getiren yolu anlatiyor. Filmin basindan itibaren Kevin amcanin masum olabilecegi suphesi geziyor ortalikta. Ama mahkemece suclu bulunmus olanlarin suclu veya masum olduklarina bakmaksizin idam cezasinin ne kotu-kati-aci birsey oldugunu soyluyor bu karsit grup. Yine de tabii bunu anlatmanin en etkili yolunun masum birinin idam edilmesi gercegini ortaya sermekten gecitigini bilerek.
+Dikkat; bundan sonrasi bir miktar spoiler etkisi yapabilir+

Filmin ozu, sevgilim kocamin filmden sonra soyledigi gibi*: "Adalet sistemi yanilabilir. Yanilabilen bir sistemle mutlak kararlar vermemek gerekir."


* Sozcuklerini birebir hatirlamiyorum; kendisi daha guzel ifade etmis olabilir.

** Alt bilgi: Ben bu filmi izlemeden once idam cezasina karsiydim (hala da oyleyim). Ama filmin sonlarinda filmin ne anlatmak istedigi konusunda bir afallama yasadim. Ozellikle Texas valisinin ettigi bir soz vardi; once salaksin dedigim ama filmin son sahnesiyle birlikte anlatilmak isteneni bulandiriyormus gibi duran. Ama sonra dusununce oyle olmadigina karar verdim. Insanlarin kendi kararlarina saygi duyarsak, sectikleri yontem aci ve sasirtici (ve hatta ilk anda psikopatca gelebilen) bir yontem olsa da ortada Texas yasalarinca bile idam edilmeyi gerektirecek bir suc yok. Dolayisyla donup dolasip sevgilim kocamin ettigi soze geliyor film. Ve tabii daha fazlasi da var; filmin anlattiklarini idam cezasina sIkIstIrmamak gerek.

11 Şub 2007

zibanak zibanak

Artik bir yazi uzun sure sayfanin basinda kaldi mi sIkIlIyorum. Oyle, ne yapayim, birsey yazcam artik. Film izliyoruz ya bu ara yine pek cok (oky valla ben de senin gibi daraldikca film izliyorum ve yine benzer bir bicimde gayet sIk oluyor bu..), onlari yazayim bari.
Bu ara uc tane sihirbaz filmi (The Prestige, The Illusionist ve Hokkabaz) izledik. Bazi sihirbazlar illuzyonist olarak anilmayi tercih ediyorlardi sanirim. Ama ben sihirbaz sozcugunu asagilama ya da sihir yapiyo bunnar buyucu, kotu sey anlaminda kullanmiyorum. Seviyorum, aksine, bu sozcugu, evet sasirtmaca da olsa sihirli, guzel bir gorunumu var sahnedeki gosterilerin.
The Illusionist'in asil olayi bastan belliydi; oradaki sihirbazin asil numarasi hic de tahmin edilemez birsey degildi bu baglamda. *Simdi dikkat bundan sonraki bolum The Prestige'le ilgili spoiler iceriyor.* The Prestige'de ise ben asil bu klonlama yapabilen bir alet icat edip bunu nasil olur da hicbir sey icin degil de bir sihirbazlik numarasi icin kullanilar ona hayret ettim. Yani hem bu aleti gelistiren Tesla (sevgili David Bowie), hem de onu kullanan sihirbaz. Hadi sihirbaz isine, iluzyona, gosteri dunyasina tutkusundan gozu birsey gormez olmustu diyelim, peki ya onu icat eden manyak bilim adami?? Yani en psikopatindan en "yararli"sina milyon tane sey gelir aklina insanin boyle bir aletle yapilabilecek. Oyle yani, ben en cok buna dumur oldum, buna takildim, buna hayret ettim. Film guzeldi ayrica. Ve diger sihirbazin yontemi de ayni derecede dudak ucuklatici, aci ve hayranlikla hayret uyandiriciydi.
Bir de yazim tarzimda bir yavanlik seziyorum ben. Birseyler anlatayim diyorum, bir yandan useniyorum (evet buna bile usenebilen bi insanim ben), bi yandan da usenerek yazinca yazdiklarim yavan gorunuyor gozume. Bi de niyeyse "evek bak ne kadar hede hodo yaziyorum" konulu cumleler yazmaya usenmiyor ve bi paragraf yaziyorum ama. Kendiliginden olsun, uzerinde dusunmeyeyim olayi galiba.
Bir de efenim, Pay it Forward'i izledik bugun. Sonu booole bitiyordu. Gerci ben sonunda "dunyayi oyle bastan degistiremezsin; iyilikler ulkesi yapamazsin ama birkac iyi sey yapabilirsin" mesaji bekledigimden kotu olaylarin olabilecegi bir son olabilecegini tahmin ediyordum, ama, ama bekledigim bu kadari degildi. Bir de biraz havada kalmis gibi hissettim sonunda. Yine de, ben bu dusunceye zaten katiliyorum; destekliycem. Kucuk seyler ummadigimiz buyuk degisikliklere yol acabiliyor **.

** Bu noktada aklima Kelebek Etkisi adli film geliyor. O ne psikopat, ne iyi bir filmdi oyle. Sonlarina dogru "tamam ya yeter artik arghh" turunde cumleler sarfetmeye baslamistim artik. Tamam evet, iyi niyetle ve iyi sonuclar icin yaptigin kucuk seyler her zaman iyi buyuk sonuclar dogurmayabiliyor. Hatta buradaki temel olay "o kadar cok etken var ki nasil bir sonuca yol acacagini bilemezsin". E, o zaman neden denemeyeyim; sonucta bir eylemde bulunacaksam secimimi iyiden yana kullaniyorum. Ve evet, oyle birsey varsa ben Obi Wan'ciyim (ama yapim olarak ilk, bolum olarak dortteki; digeri onun karizmasini cizdi atti).

Not: baslik "ispanak"i hatirlatti bana, ama aklima geldiginde sadce anlamsiz sozcukler ikilisiydi. bu notu da yaziya baslarken ekliyorum ki bu ayrinti kafami mesgul edip yazinin orta yerinde dalmasin, beni baska seyler yazmaktan alikoymasin. yazi sonundaki notu bile uzatmayi basarabilen bi insan olarak diyorum ki: civiklik rahatalamak icin iyi bir yontem;)

14 Eki 2006

odul

Evet ben de yazmayacaktim bu konuda cunku hem Orhan Pamuk okumadim hic, hem de zaten dusunduklerimin pek cogu yanda sayfalarina baglanti verdigim kisilerce yazildi, b a k i n. Hepsinin yazisinda ve gelen yorumlarda baska noktalar gordum ben, her noktasina katilmadim ama katildigim, baska yerlerden ele aldigini dusundugum acilar gordum. O yuzden simdi dogrudan olayin kendisiyle ilgili yazmak yerine sosyal psiokolojik atip tutmalara girecegim; sosyal psikolog olmadigima gore tamamiyle nacizane kisisel.
Cinsiyet ayrimlarindan genel olarak hoslanmam, erkekler soyle, kadinlar boyle turu genellemeleri sevmem ben. Yine de iste bazi noktalarda carpici olabiliyor kadin erkek arasindaki fark; cocugu olusturma isi ikisel bir eylem de olsa doguran kadin mesela. Ay ne uzun bir konuya giris oldu ya. Ozetle sunu gordum ben, Orhan Pamuk'un bu odulu almasina sevinenler genel olarak kadinlar. Biraz safca yaklasiyormusuz gibi geldi bana, hani klasik deyimiyle "anac" bir kucaklayisla, hemen herseyi unutma, yok sayma meylinde bir sevincle. Cunku kadinlardan cikan kotuler her ne kadar kallavi olabiliyorsa da erkeklere nazaran sayica daha azlar bence. Belki bizler en cok cocuklarimizi korumaya calisirken canavarlik kapasitesine sahipken** erkekler daha buyuk olcekli; cekirdek aile, sulale, kavim vs. boyutunda bir mucadele yuruttukleri icin genel olarak daha sert, daha unutmayan olabiliyorlar. Bunlarin hepsinin, kisi, duzey ve konu baglaminda istisnalari oldugunun farkindayim. Yine de iste boyle davranislar tek tarafli oluyor cogu zaman ve sorun da buradan cikiyor. Biz safca, kardeslik, beraberlik, esitlik duygulariyla yaklasirken karsimizdaki bunu yapiyor olmuyor cogu zaman. Kisisel duzeyde herkes kendi tercihi dogrulutusunda hareket ederken bu genelde sadece onlari etkiliyor. Ama olay kisisel duzeyi asinca etkileri de asiyor haliyle.
O yuzden ben Orhan Pamuk konusunda oyle guzellikle dusunemiyorum, ele alamiyorum olayi. Bir de insanlarin en cok rahatsiz olduklari nokta olan bu yazarin soylemlerindeki reklamsallik ve omurgasizliga ben de katiliyorum iste. Onun karsi durusu sanki salt bu is icindi - ve evet o roportajdaki cumleleri ettiginde soylenmisti bunu Nobel icin yaptigi - demek dogruymusa vardi olay. Size bir gazeteci bu adamin demecindeki konularla ilgili bir soru sorsa nasil bir yanit verirsiniz dusunmek gerek - dusunce ozgurlugu oldugunu varsayarak soruyorum bunu - soylediklerinizden oturu yargilanmayacaksiniz devlet tarafindan. Yine de insan bu konularda konusabilmek icin ne kadar yetkin oldugunu bir dusunur gibi geliyor bana, ne kadar saglam bilgi temellerine dayandirabildigini soylediklerini ve bu baglamda ne kadar kesin konusmasinin dogru olacagini. Ustelik onun konumunda bir yazarin boyle birseyin nasil algilanacaginin farkinda olduguna da eminim ben. Dili kullanmaktan bahsediyoruz ya burada, adam da yazar, ustelik simdi Nobel odullu bir yazar.


Burada iki yabanci hatun gelip tebrik etti beni, a odul Turk yazara gitmis mahiyetinde, bu kisiler politika ile fazla ilgili olmadiklarindan bu kisim yumusak oldu. Ben asil babasi bir zamanlar nazilerle calismis bir alman amca var bizim burada (soyledigine gore tabii kendisi karsi cikiyormus gencken babasina), tipik memur zihniyetli ama disiplinli bir insan, onun muhabbetini bekliyorum. Sanirim muhabbet genel olarak yurtdisindaki gazetelerin haberi duyurdugu cercevede yani gayet politik zeminde doner.


** Filmlerden orneklersek: Kadinlarin anacligi deyince Kill Bill 2'de B'nin hamile oldugnu ogrenmesinin ardindan diger kadin katille olan sahne geldi aklima. Canavarlasma deyince de The Manchurian Candidate'de Meryl Streep'in oynadigi karakter geldi mesela. Tabii gercek hayatta nitelik ve sayi olarak bunlarin katiyla yogunlukta olay yasaniyor.

25 Ağu 2006

filim

Simdi yazacaklarimi yazmak kahve muhabbetine benzeyecek belki bir acidan ama yine de yazmak istiyorum, ben hatirlayayim baktigimda.
Lord of War: Niyeyse bu kadar iyi bir film beklemiyordum. Syriana benzeri Hollywood tarzi bir anlatimla yani ozellikle Amerikalilar icin ama anlatmak istedigini gayet iyi anlatan bir film. Bir de her daim Hotel Ruanda var, ama onunla ilgili soyleyecek -kisa - sozum yok.
Iyilik sorumluluk gerektiriyor. Cokca benzin yakan arabalar almamak, iki adimlik yere arabayla gitmemek, elmas, altin almamak takmamak ve bunun gibi bircok seyi yaparken dusunmeyi gerektiriyor. Yaptigin isi iyi yapmayi, yaptigin isin sorumlulugunu almayi gerektiriyor. Iyilik, film izlerken aglamakla olmuyor, haberleri izlerken ya da arkadasindan "biri"lerinin basina gelmis kotu bir haber duydugunda.
Bir de suna hala karsiyim ben: "ben yapmasam baskasi yapacak"; evet dogru olabilir ama bu mazeret olarak kullaniliyormus gibi geliyor bana. Sanane kardesim baskasindan; onu baskasi dusunsun; sen kendi sorumlulugunu al; yapma.
Hani klasik ornekler vardir, hor gorulurler, "herkes evinin onunu supurse..", "kimse rusvet almasa/vermese.." gibi "damlaya damlaya gol olur"a varan. Dogru bence bunlar. Dogru ve uygulanabilir. Sikayet ettigimiz seylerin sorumlulugunu alsak, degistirmek icin calissak.
Yoksa yalanmis hersey diyecegim*. Hani biliyorum ulkeler; devletler duzeyinde yalan kardeslik, beraberlik, esitlik ama insanlar duzleminde gozunden yas suzulenler, ici burkulanlar var sanki, ya da oyle iddia ediyorlar. Herseyi benim yapmam gerekmiyor; benim ustume duseni yapmam gerekiyor; ucundan tuttugumu. Zaten ben onu duzgun yaptigimda bir baskasinin o konu uzerinde kafa yormasina gerek kalmayacak. Her bir konudan anlamamiz gerekmeyecek. Hepimiz kahvelerde oturup memleketi kurtarmaya calismayacagiz o zaman. Dikkat etmemiz gerekiyor tamam, ama herkes kendi yaptigina dikkat ettikce hepimizin dikkat etmesi gereken seylerin sayisi azalacak.


* orn. Match Point
** Yoksa Lord of War insanligin geneli icin soylenmis bir soz mudur; yoksa genlerimizde midir bu gercekten ve karsi konulmaz midir? O zaman bunca tantanayi neden yapiyoruz, o zaman neden gozumuzde yaslar icimizde acilar var? Kimse kendisine yapilmasini istemedigi seyi karsisindakine yapmasaydi dunya daha mutlu bir yer olmaz miydi gercekten?

Farkindalik zor birsey biliyorum; kendimden biliyorum. Sorumluluk da zor. Ama sonunda ve surecte elde edilebilecekler bunlara deger. Ve anin otesine gecen mutluluk icin bir yol varsa o buralardan geciyor. Ve yine de dunyanin degismeyecek olmasi benim begenmediklerim, dogru bulmadiklarim gibi olmami gerektirmiyor.

5 May 2006

film procesi

Unutmayayim; bir film procem var. Fikir guzel, ana hatlari ortaya serpilen bir senaryo da var kafamda. Kod adi: sogan. Bir ara anlatirim. Bilmiyorum ben cekebilir miyim birgun ama belki bir ara sevdigim bir oyuncu/yonetmen sanatciya gonderirim. Tuhaf geliyor degil mi boyle seyler yazmak, dusuncelerime deger veriyormusum bunu anladim bugun sugibiyle yazisirken.